Close

Sayfa 1/3 123 SonSon
61 Sonuçtan 1 ile 25 Arası
Ağaç Şeklinde Aç132Beğeni

Konu: Mikrobiyoloji ve Toprak

  1. #1
    Kurucu Üye acemi_caylak - ait Kullanici Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    May 2013
    Mesajlar
    3.740

    Mikrobiyoloji ve Toprak

    Az çok ibtki yetiştirme işine bulaşmış arkadaşlar bilirler, herhangi bir tohum ya da fideyi toprakla buluşturduğunuz anda eğer toprakta yeterince nem varsa bitki toprakta kök salarak tutunmaya başlar. Siz dışarıdan besin takviyesi yapmasanızda bitki bir şekilde gelişimini sürdürür. Besin takviyesi yapılmasındaki tek amaç bitkinin daha hızlı ve sağlıklı gelişmesini sağlayarak alınacak hasat miktarını artırmaktır.

    İşte burada ortaya çıkan sonuç şudur; bitki topraktaki besinleri gözle görülmeyen canlılar vasıtasıyla alır. Bu yönüyle gerçek bir toprak, bir yaşayan canlılar topluluğudur.

    Toprağın yaşayan canlılar olduğunu, üzerinde yaktığımız ateşten çok iyi anlarız. Ateş yakılan yerde bir iki yıl nerdeyse hiç ot bitmez. Bunun nedeni buradaki canlıların yüksek sıcaklık dolayısıyla ölmesi ve oluşan küllerden dolayı toprağın o bölgesinde alkalik bir yapı oluşmasıdır.

    isim:  HPIM2538_ates.jpg
Görüntüleme: 5683
Büyüklük:  383,1 KB (Kilobyte)


    Bu küçük yaratıklar (gözle görülmeyen canlılar) her yerdeler ve toprakta oldukça karmaşık ve ilginç şeyler yapıyorlar. Toprağmızda doğal savaşçılar olarak zararlı mikroorganizmalara karşı bitkilerimizi koruyorlar. Toprağa kimyasal gübre ve ilaç uyguladığımızda toprağımızın bu doğal savaşçılarını yok ediyoruz. Birçok kimse kimyasal gübre ve ilaçları kullanırken bunları öldürdüğünün farkında bile değil. Çünkü bunların büyük çoğunluğu gözle görülebilen canlılar değil. Oysa bunlar toprağınızın zararlılara karşı savaşan askerleridir.

    Bir komutan düşünün ki savaşta kendi askerlerini öldürüyor. Böyle bir komutan savaş kazanabilir mi? İşte toprağa kimyasal gübre ve ilaç katan bir çiftçide, kendi askerlerini öldüren bir komutan gibidir. Eğer bu küçük askerlerin savaşma gücünü kaybetmelerini istemiyorsanız, toprağa daha fazla bakteri, mantar, protozoa, nematod, solucan ve diğer böcekleri eklemek zorundasınız. Yani kalabalık düşman ordusu karşısında ordunuzu yeni askerlerle takviye etmek ve bunları sürekli besleyerek savaşım yeteneklerini geliştirmelisiniz. Aşağıdaki tabloda 1 cm3 tarım toprağındaki yaklaşık mikroorganizma sayısı görülüyor.

    Bakteri: 90.000.000
    Aktinomiset: 4.000.000
    Mantar: 200.000
    Yosun: 30.000
    Protozoa: 5.000
    Nematod: 30
    Yer Solucanı < 1


    Hiç düşündünüz mü? Sadece 1 santimetreküp topraktaki 90.000.000 bakteri ve 200.000 adet mantar hangi işlevlere sahip.

    Önce şu sihirli madde Azot’tan başlayalım. Azot havanın %78’ini oluşturan renksiz, kokusuz bir gazdır ve havadaki azot normalde insan da dahil hiçbir canlı için bir şey ifade etmez. Hatta azotun sözcük anlamı eski Yunanca’da “cansız” demektir. Ancak aynı azot, hücrenin temel yapı taşını oluşturan bir maddedir. Bir çok organik maddenin yapısında özellikle de hücrenin temel yapı taşı olan amino asitlerde azot vardır.

    İşte havada işe yaramaz durumdaki bu azot, başta bitkilerle simbiyotik ilişkide bulunan Rhizobium bakterileri olmak üzere, serbest yaşayan Azotobacter türleri, anaerobik bakterilerden Clostridium türleri, fotosentetik ototrofik bakterilerden Rhodopseudomonas ve Rhodospirillum türleri, kemotrofik bakterilerden Thiobacillus türleri ve mavi-yeşil algler tarafından bitkinin alabileceği forma çevrilir. Aynı azotu bitkiye dışarıdan hayvan gübresi vererek ya da yapay yoldan, amonyum, üre ve nitrat şeklinde de verebilirsiniz. Bu bitkinin umurumda değildir.

    Gerçek bir toprak, bir yaşayan canlılar topluluğudur. Bu küçük yaratıklar her yerdeler ve toprakta oldukça karmaşık ilginç şeyler yapıyorlar. Toprağmızda doğal savaşçılar olarak zararlı mikroorganizmalara karşı bitkilerimizi koruyorlar.

    Toprağa kimyasal gübre ve ilaç uyguladığımızda toprağımızın bu doğal savaşçılarını yok ediyoruz. Birçok kişi, kimyasal gübre ve ilaçları kullanırken bunları öldürdüğünün farkında bile değil. Çünkü bunların büyük çoğunluğu gözle görülebilen canlılar değil. Oysa bunlar toprağınızın zararlılara karşı savaşan askerleridir. Bir komutan düşünün ki savaşta kendi askerlerini öldürüyor. Böyle bir komutan savaş kazanabilir mi? İşte toprağa kimyasal gübre ve ilaç katan bir çiftçide, kendi askerlerini öldüren bir komutan gibidir. Eğer bu küçük askerlerin savaşma gücünü kaybetmelerini istemiyorsanız, toprağa daha fazla bakteri, mantar, protozoa, nematod, solucan ve diğer böcekleri eklemek yada bunların yaşayabilceği ortamları oluşturmak zorundasınız. Yani kalabalık düşman ordusu karşısında ordunuzu yeni askerlerle takviye etmek ve bunları sürekli besleyerek savaşım yeteneklerini geliştirmelisiniz.

    Bu toprak mikroorganizmaları arasında arasında muazzam bir sinerji vardır. Öncelikle bu sinerjinin farkında olmak gerekiyor.


    Eğer iyi bir yetiştirici olmak istiyorsanız, bugüne kadar öğrendiğiniz kulaktan dolma bilgileri bir kenara bırakın, gübre satıcılarının ve gübre satıcılarının satış temisilcisi olmaktan öteye işlevleri kalmamış ziraatçilerin geleneksel tarım, yeşil devrim, verim artışı sözlerine kulaklarınızı tıkayın!


    Televizyonlardan, magazinlerden ve gazetelerden size seslenen bir bilen edasındaki uzmanların önerilerinden uzak durum!

    Tek yapmanız gereken toprağınızda ne olup bittiğini anlamaktan geçiyor. Yukarıda sözü edile azotu, bitkiye inorganik ya da organik yoldan mı vereceğimiz biktinin umurunda olmasa bile bizim umurumuzda olması gerekiyor. Çünkü her azot aynı biçimde değildir. Topraktaki biyolojik akivite ve döngüyü anladığınız anda her şey çok daha kolay olacaktır.


    Bitinin kök bölgesinde (rizosfer) bakteriler, mantarlar, protozoalar, nematodlar ve diğer büyük toprak canlıları birlikte yaşar. Burada yaşayan bütün mikroorganizmalar bitki tarafından salgılanan besin ve mineraller için rekabete girişirler. Bitkilerin kökleri rizosfer bölgesinde yaşayan bakteri ve mantarlar için karbonhidrat (şeker vb.) ve protein içeren bileşikler salgılar. Bakteri vemantarlar bu salgılarla beslenirler. Protozoa ve nematodlar ise bu bakteri ve mantarları yiyerek beslenirler. Bu salgılanan sıvı ve yaşayan mikroorganizmaların türü her bitkiye göre farklılık gösterir.


    Her bitkiye has Rizosfer’in florası, köklerinin salgıladığı maddelerin çeşitli bakteri ve mantarların yaşamasına elverişli veya elverişsiz oluşuna göre oluşur. Örneğin, ağaçlar, çok yıllık bitki ve çalılar mantar başat toprakları, tek yıllık bitkiler, sebzeler ve çimler bakteri başat toprakları tercih ederler. Yine gelişme sezonunun çeşitli evrelerinde kök bölgesinde yaşayan bakteri ve mantarların populasyonu bitkinin gereksinimi olan besinlerin içeriğine göre dönemsel olarak farklılık gösterir.

    Topraktaki bakteri ve mantarlar küçük gübre parçaları gibidirler. Bunlar kök salgılarından ve diğer canlı artıklarından (bitki kök artıkları, hayvan ölüsü vb.) aldıkları karbonhidrat ve şekerleri bir başka biçime dönüştürerek kendi metabolitik aktivitelerini gerçekleştirirler. Protoza ve nematodlar ise bu bakteri ve mantarları tüketerek, bunların hücrelerinde bağlanmış olan besinlerin tekrar toprağa dönmesini sağlarlar. Bir diğer deyimiyle bu gübre parçalarının toprağa dağıtılması işlevini görürler.

    Topraktaki mikroorganizmaların biyolojik aktviteleri sonucu üretilen yapışkanımsı salgılar toprak parçacıklarının bir arada tutunmasını sağlayarak toprağın aggregatlaşmasına (toprak parçacıklarının birleşimi) katkıda bulunur. Bakteri, mantar ve solucanlar polisakkarit türü yapışkan karbonhidratlar salgılayarak çeşitli mineraller ile humus parçacıklarının bir arada tutunmasını sağlarlar. Örneğin özel bir mantar türü olan Glomus sınıfının ürettiği Glomalin enzimi böyle bir enzimdir. Glomalin toprak parçacıklarını bir koruyucu tabaka ile kaplayarak bunların bir arada tutunup dağılmasını önler.

    Küçücük olmalarına rağmen bakteriler topraktaki birincil ayrıştırıcılardır. İkinci ayrıştırıcı grup ise mantarlardır. Eğer onlar olmasa bizler çöp dağları içerisinde kaybolup giderdik. Bakteriler bitkisel ve hayvansal atıkları tüketerek bunları kendi azot ve karbon gereksinimlerini karşılamak için tüketirler ve hücre içerisinde bunları çeşitli organik bileşikler halinde tutarlar (immobilizasyon).


    Bakteriler ve mantarlar diğer canlılar tarafından tüketildiği veya ölerek çürümeye başladıkları zaman bu besinler mineral halde serbest kalmaya başlar. İşte bu mineraller bitkinin besin olarak alabileceği türden minerallerdir. Yeşil bitki artıkları daha fazla şeker içerdiği için bakteriler tarafından öncelikle tüketilen besindir. Bunların parçalanması diğer karmaşık karbon bileşiklerinin parçalanmasından daha kolaydır. Oysa selüloz, lignin gibi daha dayanıklı bileşiklerin parçalanmasında aktinomisetler ve mantarlar aktiftir.


    Özellikle bakterilerin ortamda çoğalması ve yaşayabilmesi için ortam nemi ve sıcaklık çok önemlidir. Hatta burada öyle bir döngü vardır ki kuzey yarımkürede bizimde bulunduğumuz enlem çizgisinde bu aktivite mart ayında başlar, mayıs ve haziran aylarında doruğa ulaşır ve temmuz ayından itibaren düşmeye başlayarak soğuk kış günlerinde minimuma iner.

    Verimli bir toprakta doğal olarak bu canlıların beslenebileceği organik madde miktarı yüksektir. Bu yüzden toprak organik maddesini yükseltmek bize verim olarak dönecektir. Aşağıdaki resimde bolca organik madde (16 dönüme 30 kamyon gündöndü küspesi) uygulanmış bizim ugulama yaptığımız tarlayı görüyorsunuz.

    isim:  HPIM3734_gundondukabugu.jpg
Görüntüleme: 3677
Büyüklük:  553,3 KB (Kilobyte)

    isim:  CAM00053_gundondukabugu.jpg
Görüntüleme: 3180
Büyüklük:  352,8 KB (Kilobyte)

    Şimdi biraz daha ayrıntı.

    Hiç düşündünüz mü? Neden nematod deyince aklınıza patojenik (zararlı) bir canlı geldiğini. Oysa nematodların sadece çok küçük bir bölümü zararlıdır. Nematodların çoğunluğu, sanılanın aksine bitkiler için zararlı değildir. Bunlar çeşitli bakteri, mantar ve diğer nematodları yiyerek beslenirler ve bu yolla hem topraktaki biyo çeşitliliğin dengede tutulmasına hem de bu canlıların vücutlarındaki minerallerin toprağa salınmasına katkıda bulunurlar. Araştırmalar bitki tarafından alınan kullanılabilir “azotun %30-50 kadar kısmının nematodların bakterileri tüketmesi sonucu oluştuğunu göstermektedir.” (Jeff Lowenfels, Wayne Lewis, 2006) Bitki zararlılarından Japon böceği, peradatör nematodlar sayesinde bitkilere zarar veremezler. Ayrıca nematodlar en az solucanlar kadar toprak işlemesine katkıda bulunurlar. Bunlara ek olarak bazı entomopatojenik (patojen olmayan) nematodlar, bazı özel zararlılara karşı mücadele de biyolojik kontrol aracı olara olarak kullanılıyorlar. Örneğin; Steinernema carpocapsae, güveler, pamuk kurdu, köstebek cırcırı vb. zararlılara karşı, Heterorhabditis indica, kırmızı palmiye böceğine karşı, Phasmarhabditis hermaphrodita, sümüklü böceklere karşı biyolojik mücadelede kullanılıyor.

    Modern konvensiyonel tarım sistemleri bize nedenlerle uğraşmak yerine septomlara odaklanmayı öğretti. Toprakta şu zararlı var, "hemen şu kimyasalı uygulamalısın" düşüncesi belleğimize kazındı. Bu nedenle biz, yabancı otlarla mücadele için herbisitlerin, hastalıklarla mücadele için fungisitlerin, zararlı böceklerin kökünü kurutmak için insektisitlerin kullanım miktarlarını artırarak mücadele edebileceğimize inandık ve verimi artırmak için inorganik madde içeren gübreleri ve zararlılarla savaşmak için pestisitleri verdik.

    Oysa yetiştiricilikte, toprağın fiziksel, kimyasal özelliklerinin yanında, biyolojik yetşitiricilik (çiftçilik) toprak parametrelerinin dengesini ilke edinir. Toprak biyolojik yetiştiriciliğin kalbidir ve toprakta fiziksel, kimyasal ve mikrobiyolojik parametreler bir denge içerisindedir.

    Çok komik gelecek ama, topraktaki karbon oluşumunun yaklaşık %20’ sinden sorumlu (bazı kaynaklar %27 diyor) Glomalin enzimi (bu enzim mikoriza mantarları tarafından salgılanan bir enzim) daha 1995’te keşfedilmiş. İnsan bunu duyunca şaşırıyor. Sırf evrimin fikir babası olduğu için Darwin'in solucanların topraktaki yararı üzerine yaptığı araştırmalar kilisenin baskısıyla güme gitmiş. Ya da soğuk savaş yıllarında Rus Araştırmacı Krasilnikov’un 1958’de yazdığı Soil Microorganisms and Higher Plants kitabı ciddi bir kaynak olmasına rağmen batılı araştırmacılar tarafından göz ardı edilmiş.

    Otları kullanarak toprağa karbon sağlama, yeşil gübreleme ve kompost sadece topraktaki mikroorganizmaların sayısını artırmıyor aynı zamanda toprakta nemin tutulmasını, topraktaki katyon değişim kapasitesinin artmasını (ki bu başlı başına başka bir yazının konusu olabilecek çok önemli bir konu), topraktaki azotun tutulmasını ve korunmasını sağlayarak toprak yapısını geliştiriyor.

    Rus Yazar N.A. Krasilnikov’un Soil Microorganisms ve Higher Plants isimli kitabının çok önemli bir kitap olduğunu, bu kitapta 400 adet örnek çalışma olduğunu ve bu kitabın modern tarım bilimciler tarafından gözardı edildiğini, biliyor mudunuz? Çünkü 1950'lerin sonlarında gündeme gelen "yeşil devrim" bize çok şey vaad ediyordu. Yoğun kimyasal kullanımıyla muazzam bir verim artışı olacak ve dünyada açlık bitecekti. Oysa bugün görüyoruz ki bu tamamen bir kara propanda. Ne dünyada açlık bitti, ne de beklenen verim artışı sağlandı. Şimdilerde aynı propaganda genetiği değiştirilmiş organizmalar (GDO) üzerinden yürütülmekte. Tamamen yalan. Hindistan'da GDO'lu pamuk eken çiftçiler fusarium denilen hastalıktan muzdarip ve sadece küçük bir bölgede 1000'in üzerinde çiftçi intihar etmiş durumda.

    Bakteriler, aktinomisetler, mantarlar ve protozoalar oldukça çeşitli ve psikofil, mezofil ve termofil olmalarına göre, organik maddenin parçalanması sırasında hepside farklı aşamalarda görev alıyor. Örneğin kompost bölümünde sürekli olarak belirtilen, ısınma ve soğuma aşaması her aşamada farklı mikroorganizmaların rol almasından kaynaklanıyor.

    Kompostlaşma işlemini incelersek, mikroorganizmalar arasında bakteriler, mayalar, küf mantarları ve aktinomisetler katkıda bulunuyorlar. Ancak bunların rolü ortamın sıcaklığı ve nemiyle çok yakından ilişkili. Her mikroorganizma türü farklı sıcaklık evrelerinde devreye giriyor. Yani kompostlaşma mikroorganizmaların üremesi ve ölmesi ve farklı bir türün yeniden üremesi ve ölmesi şeklinde gelişiyor. En sonunda da ortamdaki besin bitince kompostlaşma tamamlanmış oluyor.

    Kompostlaşma aşamasında düşük nem şartlarında (%50-60 nem) özellikle küf mantarları ve aktinomisetler aktif rol oynuyorlar.

    Daha yüksek nem şartlarında (% 60-80 nem) bakteriler kompostlaştırma işleminde işleminde aktif rol oynuyorlar.

    Yukarıdaki açıklamaları dikkate alırsak kompostlaşma işlemi üç evrede gerçekleşiyor. Bu evrelerde işlem yapan mikroorganizmalar şunlardır:

    1- Mezofilik Evre
    Birinci aşamada mezofilik bakterilerle beraber aktinomisetler, mayalar ve diğer mantarlar; yağları, proteinleri ve karbonhidratları ayrıştırır.

    Sıcaklık 30 °C’ye erişinceye kadar küf mantarları, bakteriler, protozoalar aktif rol oynar. 30-40 °C arasında aktinomisetler egemen olmaya başlarlar ve ortamda topraksı koku yayılır. Aktinomisetler asıl humuslaştırıcı organizmalar olarak bilinir.

    2- Termofilik Evre
    Sıcaklık 40-50 °C’ ye ulaştığında kompostlamayı başlatan organzimaların hemen hemen tamamı ölür ve bunların yerini 70 °C sıcaklığa kadar dayanabilen ve ısı üretebilen termofilik bakteriler alır. Termofilik bakteriler kendileri için mevcut besini tükettiklerinde ısı üretmeyi durdururlar ve kompost soğumaya başlar.

    3- İyileştirme (soğuma) Evresi
    Kompostlamanın sonuç aşamasında, çok sayıda solucan ve böcek larvaları oluşmaktadır. Ürün kalitesini yükselmek için, öğütme, elekten geçirme ve gerekirse açık havada 30-60 gün kurutma işlemi bu aşamada yapılıyor.

    Ek olarak, özellikle aktinomisetler ve mantarlar ayrıştırma işleminde oldukça aktiftirler. Zaten hem mantarlar hemde aktinomisetler dünyadaki organik madde döngüsünde ayrıştırıclar grubuna dahil ediliyorlar. Aslında aktinomisetler bir tür bakteri. Ancak mantarlar gibi miselyumlara (iplikler) sahip oldukları için mantarlar gibi işlev görüyorlar. Kompostlaşma sırasında oldukça aktif bir mikroorganizma grubu olup kısaca değinmekte yarar var.

    Aktinomisetler:
    Dallanan iplikler oluşturan ipliksi, gram pozitif bakterilerden (bazı yerlerde bakteri olarak kabul edilmiyorlar) meydana gelen oldukça büyük bir gruptur. Başarılı büyümenin ve dallanmanın sonucunda Mycelium (Miselyum) adı verilen kollara ayrılmış ağsı yapılar oluştururlar. Bitkilerdeki odunsu selüloitik bölümlerin parçalanmasında rol alıyorlar. Aktinomisetler içerisinde Streptomyces türleri özel bir öneme sahiptir. Komposttaki "toprak kokusu" dediğimiz kokunun sebebi bu canlıların geosmin adı verilen metabolik ürünleridir.

    Szileri daha fazla sıkmadan şimdilik burada keselim. Ancak iyi bir yetiştirici olmak istiyorsak toprak mikroorganizmalarının işlevini bilmek zorundayız. Mikrobiyoloji ilk başta zor gelse de, okudukça bu küçük yaratıkların toprakta ne kadar harika işler yaptıklarını kavrayacaksınız.
    Konu acemi_caylak tarafindan (25.07.2013 Saat 10:13 ) degistirilmistir.
    epsody, Halil Önen, gtatas ve 1 kişi daha bunu beğendi

  2. #2
    Kurucu Üye acemi_caylak - ait Kullanici Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    May 2013
    Mesajlar
    3.740

    Maya Yapımı-1

    Burada amaç sadece teorik bilgi vermek olmayacak. Daha çok teori ile pratiği birleşitirerek bitkilerimiz için besleyici ürünler nasıl hazrlanır buna kafa yoracağız.

    Maya nasıl yapılır bununla başlayalım. Bu konuda internette bolca bilgi var. Ancak aşağıdaki linkteki bilgiler çok daha güzel anlatmış. Kendisi, tatile çıkarken, mayasını beslemeleri için arkadaşlarına bırakacak kadar bu işi tutkuyla yapan birisi. Olduğu gibi buraya alıyorum.

    http://kadikalesi.blogspot.com/2008/...ur-tarifi.html

    Malzemeler:

    500 gr kara üzüm
    3.75 bardak un
    4 bardak ılık su (25 °C)


    Ekşi hamurunun mayasını hazırlamak için bahçemde kalan son üzümlerden yarım kilo alıp tülbentin içinde bohça seklinde yerleştirdikten sonra ezdim, bunu 4 litre büyüklüğünde bir cam kapta yaptım. Ben plastik tercih etmiyorum, seramik veya çelik bir kapta da olur.

    isim:  sourdough_uzum1.jpg
Görüntüleme: 1967
Büyüklük:  27,7 KB (Kilobyte)

    Önce üzümlerin suyunu cam kabın içinde bir kasıkla ezerek çıkardım. Daha sonra su ile unu ekleyerek karıştırdım ve bunu streç film ile hava almayacak şekilde kapattım.

    isim:  sourdough_uzum2.jpg
Görüntüleme: 1968
Büyüklük:  16,9 KB (Kilobyte)

    Kültürün aktif hale gelmesi icin 25°C oda sıcaklığında kalması gerekiyor. Aydınlık ve karanlık olması önemli değil, sabit sıcaklığa dikkat etmek gerekiyor.

    isim:  sourdough_uzum3.jpg
Görüntüleme: 2837
Büyüklük:  16,5 KB (Kilobyte)

    Bu aslında 14 günlük bir işemin baslangıcı. Bundan elde edeceğiniz ekşi hamur mayasını un ve su ile düzgün beslediğiniz sürece size omrünüz boyunca yeter.

    Bu kültürlü mayalar dışardan gelebilecek mikroorganizmalara karşı çok kuvvetli bir bağışıklık sistemine sahip oluyorlar zamanla.

    isim:  sourdough_uzum4.jpg
Görüntüleme: 2111
Büyüklük:  14,6 KB (Kilobyte)

    isim:  sourdough_uzum5.jpg
Görüntüleme: 1671
Büyüklük:  15,1 KB (Kilobyte)

    3 gün bu şekilde bekleteceğim.

    isim:  sourdough_uzum6.jpg
Görüntüleme: 1818
Büyüklük:  17,5 KB (Kilobyte)

    Mayanın 4. günkü hali aşağıda. Herşey iyi gorünüyor. Rengi hafif kırmızı, kokusu daha o kadar kuvvetli değil. Bol kabarcıkları olan sulu bir yaratık. 1/2 bardak su (25 °C' de) ve 1 bardak un ekledim.

    isim:  sourdough_uzum7.jpg
Görüntüleme: 1982
Büyüklük:  14,7 KB (Kilobyte)
    Konu acemi_caylak tarafindan (25.07.2013 Saat 10:14 ) degistirilmistir.
    gtatas, mrDuran, Halil Önen ve 1 kişi daha bunu beğendi

  3. #3
    Kurucu Üye acemi_caylak - ait Kullanici Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    May 2013
    Mesajlar
    3.740

    Maya Yapımı-2

    10. gün oldu, üzümleri attım ve beslemeye başladım günde 3 defa olmak üzere sabah 11 akşam üzeri 4 ve gece 10'da beslemek hedefim en son besleme ile ertesi gün arasında 14-15 saatten fazla olmamasına dikkat edeceğim.
    İlk besleme için elimdeki karışımın sadece iki bardağını saklayıp geri kalanını attım. Bu kalan karışıma 1 bardak ılık su (25 °C) ve 1.25 bardak un ekledim ve üzerini kapattım.
    5 saat sonraki ikinci beslenme için 2.5 bardak un ve 2 bardak ılık su ekleyerek karıştırdım.

    6 saat sonra üçüncü besleme icin 5 bardak un ve 4 bardak su ekledim.
    Gorüldüğü gibi ikiye katlanarak arttırdığımız karışıma bu şekilde devam edersek cok yer kaplar o yüzden ertesi gün yine sadece 2 bardak karışsımı ayırıp gerisini attım ve aynı şekilde günde 3 defa olmak üzere un ve su karışımlarını ilave ederek 4 gün daha devam ettim.


    isim:  sourdough_uzum8.jpg
Görüntüleme: 1682
Büyüklük:  6,4 KB (Kilobyte)

    isim:  sourdough_uzum9.jpg
Görüntüleme: 1673
Büyüklük:  11,2 KB (Kilobyte)

    isim:  sourdough_uzum10.jpg
Görüntüleme: 1659
Büyüklük:  11,9 KB (Kilobyte)

    2 bardak sakladım her gün

    isim:  sourdough_uzum11.jpg
Görüntüleme: 1682
Büyüklük:  9,3 KB (Kilobyte)

    isim:  sourdough_uzum12.jpg
Görüntüleme: 1603
Büyüklük:  13,1 KB (Kilobyte)

    isim:  sourdough_uzum13.jpg
Görüntüleme: 1609
Büyüklük:  8,7 KB (Kilobyte)

    isim:  sourdough_uzum14.jpg
Görüntüleme: 1640
Büyüklük:  14,7 KB (Kilobyte)

    Artık ekmek yapmaya hazır bir karışım var elimde. Bundan ben ilk olarak özlediğim bir zeytinli ekmek yapmak istiyorum.

    Bu mayayı bir ömür kullanmak mümkün, her gün ekmek yapmayan biri bunu buzdolabında bir ay kadar saklayabilir. Ekmek yapmadan iki gün once dolaptan çıkarıp bir günde 3 kere 1'er bardak su ve un ile besledikten sonra ertesi gün tekrar kullanılacak duruma gelmesi lazım.

    Mayayı düzenli bir şekilde beslemeyip aç bırakırsanız cok ekşi, lezzetsiz ve keyifsiz bi ekmeğiniz olur.

    Sonuç olarak ekmek yaptığımız ekşi mayayı enzim hazırlarken melas veya pekmez ile birlikte kullanıp bitkilerimize yararlı bir sıvı gübre yapabiliriz. Üstelik bir sonraki konuda anlatacağımız kendi üreteceğiniz mikroorganizma karıştırırsanız piyasadaki sıvı gübrelerin büyük çoğunluğundan daha iyi bir gübre elde edersiniz.
    Konu acemi_caylak tarafindan (25.07.2013 Saat 10:14 ) degistirilmistir.
    gtatas, mrDuran, Halil Önen ve 2 kişi daha bunu beğendi

  4. #4
    Kurucu Üye acemi_caylak - ait Kullanici Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    May 2013
    Mesajlar
    3.740

    Kendi Mikroorganizmanı Yetiştir - 1

    Hawai Üniversitesi College of Tropical Agriculture and Human Resources Bölümü "How to Cultivate Indigenous Microorganisms" (Yerel Miroorganizmaları Nasıl Yetiştirirsiniz) şeklinde pratik bir döküman hazırlamış. Birebir olmasa da anlaşılır şekilde Türkçe'ye çevirdim. İsteyenler dökümanın orjinalini ingilizce adıyla internetten rahatlıkla bulabilirler.

    Aslında kompostu anlatmış. Ancak orman toprağıyla aşılandığı için içeriğinde mikoriza mantarlarıda vardır. İlginenlere duyurulur.

    Ayrıca aşılama işlemini baklagil ekili bir tarlada yapsak havadaki azotu bitkilerin alacağı nitrata dönüştüren (nitrifikasyon) Rhizobium bakterilerinide kültüre katmış olur muyuz? (Sadece sesli düşündüm.)

    Kendi Doğal Mikroorganizmanızı Yetiştirme

    Çevrenizdeki orman toprağından kendi doğal mikroorganizmanızı yetiştirip bunu bitkileriniz beslemekte kullanabilirsiniz.
    Öncelikle bu organizmaları ne zaman toplayacaksınız bu önemli. Birkaç günlük kuru hava periyodu sonrası toplamakta fayda var. Çünkü yağmurlu ve nemli havalarda istenmeyen mantarlar oluşabilir. 20°C üzerinde 3-4 gün, 20°C’den düşük sıcaklıklarda 4-5 günde mikroorganizmaları toplayabilirsiniz.

    Bu mikroorganizmaları en uygun şekilde, insanların pek ulaşamadığı orman içleri veya bozulmamış bitki örtüsünün bulunduğu diğer alanlardan (su kenarı, göl çevresi vb.- parantez içi benim not) toplayabilirsiniz. Bir kerede birkaç yerden toplamak daha iyi bir kültür elde etmenize yol açar.

    Mikroorganizma toplamak için gerekli malzemeler kolayca bulunabilecek ucuz malzemelerdir.

    1-25 x 25 cm boyutlarında ve 10 cm derinliğinde (Orjinal dökümanda inch olarak geçiyordu, santimetreye ben çevirdim.) bir tahta kasa. (Sedir ağacından olması tercih nedenidir.)

    isim:  foto1.JPG
Görüntüleme: 2244
Büyüklük:  33,1 KB (Kilobyte)

    2-Kaynatılmış pirinç
    3-Tahta kasanın ağzını kapatacak büyüklükte kağıt havlu
    4-Plastik koli bandı veya kalın paket lastiği
    5-Tahta kasanın üstünü kaplayacak kadar plastik örtü (pazarda satılan yer sofrası neden olmasın)
    6-0,5-1cm boyutunda delikleri olan ve tahta kasa üstünü kapatacak büyüklükte tel örgü

    Bu malzemeleri hazırladıktan sonra sıra geldi mikroorganizma toplama ve sonrada çoğaltma işine.

    1-Tahta kasa içerisine ¾ ü dolacak kadar (7,5 cm yüksekliğinde) kadar pirinç doldurunuz.

    isim:  foto2.JPG
Görüntüleme: 1881
Büyüklük:  37,6 KB (Kilobyte)

    2-Kasanın üzerini kağıt havlu ile kapatınız. Kağıt havlunun pirinçlere değmemesine dikkat ediniz.

    isim:  foto3.JPG
Görüntüleme: 1955
Büyüklük:  34,4 KB (Kilobyte)

    3-Plastik koli bandı veya paket lastiği ile kağıt havluyu kasanın kenarlarına tutturunuz.
    4-Kağıt havlu üzerine tel örgüyü düzgün bir şekilde yerleştiriniz. Tel örgü pirincinizi yırtıcı ve kemirici hayvanlardan koruyacaktır.

    isim:  foto4.JPG
Görüntüleme: 2035
Büyüklük:  59,8 KB (Kilobyte)

    5-Tel örgünün üzerini plastik örtü ile kapatınız. Plastik örtü pirincinizi yağmurlardan koruyacaktır.
    6-Daha sonra bu kasayı bir ağaç altında kuytu bir köşeye yerleştiriniz. Malzemeniz kesinlikle direk güneş ışığı almayacak bir noktada olmalıdır.
    7-Kasayı en az 5 cm derinliğe kadar toğrağa gömünüz.

    isim:  foto5.JPG
Görüntüleme: 2099
Büyüklük:  54,8 KB (Kilobyte)
    Konu acemi_caylak tarafindan (25.07.2013 Saat 10:15 ) degistirilmistir.
    mrDuran, derma ve Halil Önen bunu beğendiler

  5. #5
    Kurucu Üye acemi_caylak - ait Kullanici Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    May 2013
    Mesajlar
    3.740

    Kendi Mikroorganizmanı Yetiştir - 2

    8-Kasanın etrafını yere düşmüş yapraklarla çeviriniz ve plastik örtüyü üzerine kapatarak birkaç noktadan üzerine taş koyarak sabitleyiniz. Böylelikle rüzgarın örtüyü savurmasını önlemiş olursunuz.

    isim:  foto6.JPG
Görüntüleme: 1833
Büyüklük:  42,0 KB (Kilobyte)

    9-4-5 gün bekledikten sonra kasanın ağzını hafiften açarak kontrol ediniz. Pirinç içerisinde beyaz küfler oluşmuş ise işlem tamam demektir. Eğer beyaz küf her tarafı sarmamış ise 2-3 gün daha bekleyiniz.
    10-Eğer beyaz küf dışında yeşil küf vb. varsa bir yerden fazla nem almış olabilir. Bu yüzden baştan başlamanız gerekir.

    Beyaz küfler oluştuysa gerekli mikroorganizmaları elde ettiğimiz anlamına gelir. Şimdi hedefimiz bu mikroorganizmaları kültür ortamına alarak çoğaltmak. Bunun için gerekli malzemeler.

    1-Pişmiş topraktan yapılmış bir küp.
    2-1 adet büyük tahta kaşık
    3-Kağıt havlu
    4-Koli bandı veya kalın paket lastiği
    5-Bütün pirinci alacak kadar büyük bir kase
    6-Bir adet terazi
    7-1 adet hasır örtü
    8-1 adet Kürek
    9-1 adet termometre
    10-Kahverengi şeker (veya melas)
    11-Kepekli un (un öğütüldükten sonra arta kalan kepekli un) veya mantar (Hangi mantarı öneriyorlar anlamadım Orjinalinde “mushroom growth medium waste.” diyor. Biz kepekli un ile idare edeceğiz.)
    12-Plastik eldiven

    Şimdi bundan sonra sıra bizim küçük canlıları beslemeye geldi.
    1-Kaseyi tartın ve ağırlığını not alınız
    2-Pirinci tahta kaşıkla kaseye doldurun

    isim:  foto7.JPG
Görüntüleme: 1742
Büyüklük:  34,8 KB (Kilobyte)

    isim:  foto8.JPG
Görüntüleme: 2308
Büyüklük:  32,9 KB (Kilobyte)

    3-Yeniden kaseyi tartın ve pirincin net ağırlığını bulunuz
    4-Pirincin ağırlığı kadar kahverengi şekeri (vya melas) katınız

    isim:  foto9.JPG
Görüntüleme: 2162
Büyüklük:  29,2 KB (Kilobyte)

    5-Plastik eldiven giyerek pirinç ve şekeri iyice karıştırınız, (Hamur gibi iyice cıvık cıvık olana kadar. Resimde eldiven yok ama orjinaline sadık kaldık.)

    isim:  foto10.JPG
Görüntüleme: 2115
Büyüklük:  32,9 KB (Kilobyte)
    Konu acemi_caylak tarafindan (25.07.2013 Saat 10:15 ) degistirilmistir.
    gtatas, mrDuran, derma ve 2 kişi daha bunu beğendi

  6. #6
    Kurucu Üye acemi_caylak - ait Kullanici Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    May 2013
    Mesajlar
    3.740

    Kendi Mikroorganizmanı Yetiştir - 3

    isim:  foto11.JPG
Görüntüleme: 1937
Büyüklük:  43,6 KB (Kilobyte)

    6-Bu karışımı 2/3 doluluğa erişene kadar toprak kübe doldurunuz.
    7-Kübün ağzını kağıt havlu ile kapatınız.

    isim:  foto12.JPG
Görüntüleme: 1820
Büyüklük:  32,8 KB (Kilobyte)

    8-Paket lastiği ile kağıt havluyu iyice sıkılaştırınız

    isim:  foto13.JPG
Görüntüleme: 2001
Büyüklük:  13,7 KB (Kilobyte)

    9-Kübü güneş ışığı almayan bir yerde yaklaşık 7 gün boyunca bekletiniz.
    10-7 gün sonunda fermentasyon tamamlanmış olacaktır.

    11-Şimdi gölge bir yer bulunuz.

    isim:  foto14.JPG
Görüntüleme: 1782
Büyüklük:  45,0 KB (Kilobyte)

    12- Bu karşımdan bir miktar alınız ve 1/500 oranında su ile fermente olmuş (laktik asit) pirinç malzemesini iyice karıştırınız.

    isim:  foto15.JPG
Görüntüleme: 1685
Büyüklük:  27,5 KB (Kilobyte)

    Sevgili Sarıcan, renk bizim enzimlere benzemiş.
    Konu acemi_caylak tarafindan (03.07.2013 Saat 21:01 ) degistirilmistir.
    gtatas, mrDuran ve derma bunu beğendiler

  7. #7
    Kurucu Üye acemi_caylak - ait Kullanici Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    May 2013
    Mesajlar
    3.740

    Kendi Mikroorganizmanı Yetiştir - 4

    13-Daha sonra buğday kepeği veya mantar üzerine bu suyu dökerek yavaş yavaş karıştırınız. Karışımın nem oranı %65-70 olmalıdır. Yani elinize alıp sıktığınızda hafiçe dağılmalı, suyu akmamalıdır.

    isim:  foto16.JPG
Görüntüleme: 1951
Büyüklük:  41,8 KB (Kilobyte)

    isim:  foto17.JPG
Görüntüleme: 2287
Büyüklük:  38,1 KB (Kilobyte)


    14-Elde ettiğiniz bu karışımı düz toprak bir yüzeye yayarak üzerini hasırla veya yapraklarla kapatınız. Güneş ışığı almamasına dikkat ediniz.

    isim:  foto18.JPG
Görüntüleme: 1606
Büyüklük:  47,7 KB (Kilobyte)

    15-7 gün içerisinde mükroorganizmalar iyice çoğalmış olacaklardır.

    16-Düzenli olarak yığının üzerinde beyaz küf oluşmuş mu diye kontrol ediniz ve sıcaklık ölçümü yapınız. Yığındaki sıcaklık ortalama 50 °C civarında olmalıdır. Bu sıcaklığı koruyabilmek için yığını hafta 2-3 kere karıştırınız.

    17-Buradaki fermentasyon süreci bitince, sıcaklık stabilize hale gelecek ve mikroorganizmalarınız toprak için kullanılabilir hale gelecektir.

    isim:  foto19.JPG
Görüntüleme: 1922
Büyüklük:  36,8 KB (Kilobyte)

    İşte size içerisinde bolca yararlı mikroorganizma bulunan bir gübre. Piyasadaki bir çok gübreden daha besleyicidir diye tahmin ediyorum. Diyarbakır karpuzu yetiştirmek için neden kullanılmasın

    isim:  foto20.JPG
Görüntüleme: 2706
Büyüklük:  65,5 KB (Kilobyte)
    Konu acemi_caylak tarafindan (25.07.2013 Saat 10:16 ) degistirilmistir.
    gtatas, rise_com, mrDuran ve 3 kişi daha bunu beğendi

  8. #8
    Kurucu Üye acemi_caylak - ait Kullanici Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    May 2013
    Mesajlar
    3.740

    Laktik Asit Bakterisi Üretimi

    Lacto Bacilli

    Faydalı mikroorganizmalardan Lacto Bacilli doğal tarımda kullanılan en önemli ve en yararlı araçlardandır. Bu yararlı mikroorganizma yaygın olarak kompost yapımında kullanılır ve havasız bozuşmada kötü kokuları engeller. Laktik Asit bakterisi, bozunma sırasında ortaya çıkan ve kötü kokulardan sorumlu olan amonyak ortamında gelişir ve beslenir.

    Eğer çöplerin ayrıştırılması ve fermentasyonunu daha az kokulu gerçekleştirmek istiyorsanız kullanacağınız özel bakteri türü laktik asit bakterisidir. Organik tarımda bu uygulama muazzamdır. Balık yetiştiriciliğinde, su kalitesi problemlerden bir tanesidir. Kötü su kalitesi balıkları strese sokarak onların gelişmesini ve sağlığını etkiler. Bu özelilkle büyük ölçekli tanklarda çok belirgindir. Balık dışkılarınca üretilen amonyak suyu kirletir ve balıkları strese sokar. Bu yararlı organizmanın suya düzenli olarak eklenmesi amonyak problemini tam olarak yok etmese bile en aza indirir. Bu mikroorganizma denitrifikasyonun hızlandırılması ve tamamlanmasına yardımcı olur, artıkları balıklar için zararlı olmayan biçime dönüştürür.

    Sulandırılmış laktik asid bakterisi serumunu bitki ve toprak üzerine spreylediğinizde bitikinin gelişmesine yardımcı olur ve bitkiler daha sağlıklı olur. Toprağa ve yapraklara uygulandığında bu yararlı bakteri ayrışmaya yardımcı olarak bitki için daha fazla özümsenecek besin oluşmasına katkıda bulunur.

    Laktik asit bakterisi ayrıca sindirimi güçlendirici ve antibakteriyal özelliği ile salmonella ve e.coli üzerinde etkili olan çok bilinen enzim ve doğal antibiyotiklerin üretiminde kullanılır. Çiftçilikte bitkilerin ve hayvanların sağlığı için besin özümsenmesi, iyi bir besin dönüştürücüsü ve toksinleri elimine ettiği gözlenmiştir.

    Bu tip yararlı bir mikroorganizmanın nasıl toplanacağının basit bir metodu aşağıda açıklanmaktadır. Laktik asit baterisi havadan toplanabilir. Pirinci yıkadığınız suyu kapaklı bir plastik kaba doldurunuz. Kabı tamamen doldurmayınız en az %50-75 lik bir hava boşluğu bırakınız. Hava boşluğu bırakmak önemlidir, işin püf noktası buradadır. Kapağı gevşek bırakınız, sıkıca kaptmayınızki hala içeriye hava girebilsin. Plastik kabı direk güneş ışığı almayan bir yere yerleşitiriniz. 5-7 gün kadar pirinç suyunda fermentasyonu bekleyiniz. Laktik asit bakterileri 20-25 °C sıcaklıkta 5 ila 7 gün arasında toplanacaktır. Pirinç kepekleri bu sürede ayrılır ve suyun yüzünde ince bir film tabakası oluşturarak yüzmeye başlar ve ekşi bir kokusu olur.

    Bu sıvıyı süzünüz. Onu daha büyük bir kaba koyunuz ve üzerine sıvının 10 katı süt doldurunuz. Orjinal sıvı laktik asit bakterisini de içeren bir çok mikropla infekte olmuştur ve saf lacto bacilli elde etmek için süt diğer mikropların elimine edilmesini sağlayacaktır ve geriye saf lacto bacilli kalacaktır.

    Taze süt en iyisi olsada, yağı alınmış süt ve süt tozu kullanabilirsiniz. 5-7 gün içerisinde karbonhidrat, protein ve yağlar ayrılarak sıvının yüzeyinde yüzmeye başlar ve geriye kalan sarı sıvı (serum) içerisinde laktik asit bakterilerileri oluşur. Bu biriken pıhtılaşmış karbonhidrat, protein ve yağı alarak kompost yığınına katabilir veya hayvanlarınızı beslemekte kullanabilirsiniz.

    Saf geriye kalan laktik asit serumu buzdolabında veya eşit miktarda ham şeker (1/3 oranında sulandırılarak) veya melas katılarak saklanabilir. Rafine şeker kullanmayınız, bunlar kimyasalla ağartılmıştır ve laktik asit bakterisini öldürebilir. Ham şeker (kahverengi şeker- benim notum) veya melas laktik asit bakterilerini oda sıcaklığında canlı tutar. Bire bir oranında önerilsede miktarına bağlı olmaksızın şeker bakterilerin yaşamlarını sürdürmesi için besin sağlar. Şimdi bu şeker veya melasla karıştırılmış laktik asit serumu, sizin saf kültürünüzdür. Bunu kullanmak için siz bu saf kültürü 20 kat su ile sulandırmalısınız. Kullanacağınız su klor gibi kimyasalla işleme tabi tutulmamış olmamalıdır. (Kuyu suyu kullanabilirsiniz- benim notum) Şunu her zaman aklınızda tutunuz, biz mikroorganizmalarla uğraşıyoruz ve klor onları öldürür. Bu 1:20 oranı sizin laktik asit bakterisi karışımınızdır. Bir gallon (3.78 lt- ABD ölçüsü, 4,54 lt – İngiliz ölçüsü) suya 2-4 tatlı kaşığı katarak spreyleme amaçlı veya hayvanların suyuna ve yemine karıştırabilirsiniz.

    Büyükbaş hayvanlar için bu 2-4 kaşıklık laktik asid bakterisi daha fazla su ile sulandırılmadan verilmelidir. Laktik asit bakteri serumu bitki yapraklarına uygulanarak yaprak yüzeylerindeki (phyllosphere) mikroplara karşı bitkinizi güçlendirmekte ve toprağa ve komposta karıştırmakta kullanılabilir. Elbette o, girişte de söz edildiği gibi, hayvanların sindirim sistemini güçlendirecek ve besin özümsenmesine yardımcı olacaktır. Herhangi bir türden dayanıksızlığa karşı toprakta ve sindirim sisteminde lacto bacilli yardımcı olacaktır.

    Not: Bu Reçete bu adresten alınmıştır: Beneficial Indigenous Organisms (BIM)
    Konu acemi_caylak tarafindan (25.07.2013 Saat 10:16 ) degistirilmistir.
    mrDuran, derma, gtatas ve 2 kişi daha bunu beğendi

  9. #9
    Kurucu Üye acemi_caylak - ait Kullanici Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    May 2013
    Mesajlar
    3.740
    Yukarıdaki dökümandan çeviriye devam.

    Bambu Mikroorganizmaları

    Mikroorganizma toplamanın diğer yöntemi konteynerinizin içine bambu sapları üzerine haşlanmış pirinç yerleştirmedir. Doğudaki gözlem ve deneylerden, bambu köklerinden sızan şekerli öz, güçlü ve yararlı mikroorganizmaları çeker. Buradan kültür elde etmek için daha önce açıklanan aynı prosedür izlenebilir. (Orman toprağından kültür elde etmeden söz ediyor.)

    Bitkiye Özgü Mikroorganizmalar

    Aynı yöntemle yetiştirmek istediğiniz bir bitkiden aynı bitkiye özgü yararlı mikroorganizmaları elde edebilirsiniz. Örneğin pirinçten mikroorganizma elde etmek ve kültüre almak için sağlıklı, diri pirinç bitkilerini seçerek, onları kesin ve haşlanmış pirinç konteynerini (kabını) bu bitkilerin üzerine ters çevirerek yerleştirin. Pirince özgü bu yararlı mikroorganizmalar haşlanmış pirinç tarafından cezbedilerek toplanacaklardır. Bu tekniği daha önce anlatılan aynı prosedürü izleyerek seçmiş olduğunuz herhangi bir bitki ile yapabilirsiniz.


    Rhizobium Azot Fikse Eden* Bakteri

    *Fikse etmek: Havadaki azotu bitkinin alabileceği nitrit ya da nitrat biçimine dönüştürmek. Toprak Biyolojisi ile ilgili kaynaklarda fikse etmek veya fiksasyon şeklinde geçiyor. Bu yüzden o şekilde çevirdim.

    En yaygın bilinen azot fikse eden bakterilerden birisi rhizobiumdur. Baklagillerimizin tohumlarını bu bakteri ile aşılarsak, onların gelişmesi muhteşem olacaktır ve toprakta daha fazla azot fikse edilecektir. Bu yararlı bakterinin kültüre alınması çok basittir. Biz baklagil köklerindeki yumruları gördüğümüzde bilirizki bu bakterilerden çokça var ve azot fikse ediliyor. Bu baklagil bitkilerini çiçekten meyveye dönme aşmasındayken çekiniz. Bunları kültüre almanın basit yöntemi; bu baklagilleri köklerindeki toprakla birlikte alınız ve eşit miktarda ham şeker ile karıştırınız. Rhizobium bakterisi bu şekerle beslenerek çoğalacak ve sizin gelecek seferki baklagil tohumlarınızı aşılamanız için kullanılacaktır.

    Bizim doğal yararlı mikroorganizma karışım reçetemiz, % 50 laktik asit bakterisinden ve geriye kalanı kültüre alınmış diğer mikroorganizmalardan oluşacaktır. Öyleki siz 1 ölçek orman mikroorganizması, 1 ölçek bambu mikroorganizması, 1 ölçek bikti özel mikroorganizmasını karıştırarak veya %50 lik laktik asit bakterisini kullanabilirisiniz. Ne kadar çok karışım yaparsanız o kadar iyidir. Bununla birlikte biz hala %50 laktik asit bakterisi oranını korumalıyız. Artık bundan sonrası sizin kendi gözlemleriniz ve deneylerinize kalmıştır. Size farklı kaynaklardan bu sözünü ettiğim mikroblardan hangisini elde etiğimizi spesifik olarak söyleyemem. Kural olarak, bitkiler için ben sadece üstte sözü edilen doğal yararlı mikroorganizmaları kullanıyorum. Hayvanlar içinse sadece üstte anlatıldğı şekilde izole ettiğimiz saf laktik asit bakterisini kullanıyorum. Biz ayrıca bambu organizmasını silaj yapımında kullandık.

    Farklı tipte mikroorganizmalar, farklı tipte yiyecekler üzerinde gelişebilir. Sizin göreceğiniz gibi, biz ilke olarak sadece karbonhidratları ve şekerleri kullanıyoruz. Fakat bu yararlı mikroorganizmaları diğer besin maddelerinden sağlamakta bizim için aynı derecede önemlidir. Aslında biz diğer fermente edilmiş bitki ekstraktlarnı (özlerini) ve meyve sularını, zencefil-sarmısak ekstraktını, kahverengi pirinç sirkesini ve balık amino asitlerini karıştırabilir ve ekleyebiliriz. Bu yararlı mikroorganizmaları bir çok biyobesinle (bionutrient) karıştırmamızın nedeni daha etkili olması içindir.
    Konu acemi_caylak tarafindan (25.07.2013 Saat 10:17 ) degistirilmistir.
    Halil Önen, derma, gtatas ve 1 kişi daha bunu beğendi

  10. #10
    Kurucu Üye acemi_caylak - ait Kullanici Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    May 2013
    Mesajlar
    3.740
    Azot Fiksasyonu

    Bitkiler normalde havanın azotunu mikroorganizmalar olmadan kullanamazlar. Atmosferde bol miktarda bulunan moleküler azotun amonyum ve nitrat formlarına indirgenerek yarayışlı duruma geçmesine azot fiksasyonu denmektedir. Atmosfer azotunun biyolojik olarak bir yıl içindeki fiksasyonu 175 milyon ton olup, tüm azot fiksasyonunun % 75' ini oluşturmaktadır. Aşağıdaki çizelgede azot fiksasyonu olayları ve düzeyleri görülmektedir.

    N - Fiksasyonu ------------------------> Milyon Ton/Yıl
    Endüstriyel (Haber-Bosch Makineleri) ---> 40
    Atmosferik (elektrik gerilimleri) ---------->10
    Yanma (endüstriyel, oto) -----------------> 20
    Ozonlanma --------------------------------->15
    Biyolojik------------------------------------> 175

    Azot fiksasyonunda moleküler azotun amonyağa çevrimi enerji gereksinir. Ticari azotlu gübre üretiminde, bu iş Haber-Bosch Yöntemi ile yüksek basınç ve sıcaklıkta gerçekleştirilir. Bu amaçla petrol gibi yenilenemeyen fosil yakıtların fazlaca kullanılması gerekmektedir. Oysa biyolojik olarak azot fiksasyonu, bazı mikroorganizmalar tarafından (bakteri ve cyanobacter) nitrogenaz enzimini kullanarak düşük enerji tüketimi ile gerçekleştirilebilmektedir.

    Biyolojik azot fiksasyonu bir çok mikroorganizma tarafından gerçekleştirilir. Bu organizmaların bir kısmı bağımsız olarak bu işlevi gerçekleştirirler. Buna kısaca serbest azot fiksasyonu denmektedir. Bunun yanında bazı toprak bakterileri, baklagil bitkileri ile simbiyoz durumunda önemli azot fikse edici organizmalar olarak tanınırlar. Ayrıca mavi yeşil algler ve aktinomiset-yüksek bitki ortaklığı şeklinde azot fikse eden formlar da bilinmektedir.

    Serbest yaşayan ve molekül azotu bağlama yeteneğinde olan mikroorganizmalar bakteriler ve mavi yeşil alglerdir. Algler toprakta olduğu kadar akvatik (su) ortamlarda da azot fiksasyonunu gerçekleştirirler.

    Serbest azot fiksasyonu yapan bakteriler heterotrof veya ototrof gruptan olabilmektedir. Heterotrofik türler arasında aerob ve anaerob aktivite gösteren gruplar vardır.

    Aerob bakterilerden Azotobacter türleri örnek olarak verilebilir. Azotobacter genellikle nötral ve alkali topraklarda bütün dünyada geniş yayılım gösterir. Bu bakterilerden Azotobacter chroococcum en önemlisidir. Bu bakteri ortam koşullarına bağlı olarak her bir gram toprakta bir kaç yüz veya bin adet olarak bulunabilir. Yıllık azot fiksasyon düzeyleri ortalama 2-3 kg/da 'dır. Azotobacter, büyük (3-6 μm), oval veya küresel mikroorganizmalardır. Hücreler bölünme işleminden sonra çoğunlukla yoğun jelimsi bir kılıf ile çevrilir. Azotobacterin asit koşullara dirençli türleri de vardır. Örneğin Azotobacter beijerinckia 3 pH' ya kadar asit koşullara dayanabilir ve azot fiksasyonu yapabilir. Buna karşılık Azotobacter chroococcum asit koşullarda gelişmez ve azot fiksasyonu yapamaz.

    Aerob olarak azot bağlama yeteneğinde olan diğer heterotrof bakteri grupları Pseudomonas, Bacillus, Klebsiella, Mycobacterium ve Spirillum'dur.

    Anaerob azot fiksasyonu yapan bakteriler içinde en iyi bilineni Clostridium türüdür. Bu organizma da Azotobacter gibi uygun enerji kaynaklarını gereksinir ve ortamda düşük miktarlarda amonyum veya nitrat iyonları bulunduğu durumda bile, azot fiksasyon kapasitesi azalır. Anaerob olmalarına karşın Clostridiumlar toprakta Azotobacterlerden daha fazla bulunur. Özellikle bitki kök aktivitesinin yoğun olduğu rizosfer bölgesi, solunumdan oluşan karbondioksit derişiminin yüksekliği nedeniyle uygun bir anaerobik ortam sağladığından clostridiumların gelişmesini olumlu etkiler. Bu tür organizmaların azot fiksasyon düzeyleri 0.5-3 kg/da/yıl kadardır.

    Azot bağlama yeteneğinde olan bazı fakültatif anaerob bakterilerde vardır. Bacillus, Klebsiella, Pseudomonas ve Arthrobacter bunlara örneklerdir. Bu organizmaların azot bağlama güçleri fazla değildir.

    Topraklarda ayrıca azot bağlama yeteneği gösteren bazı ototrofik bakteri türleri arasında kemoototrofik gruplar yanında fotoototrofik türler de bilinmektedir. Örneğin kemoototrofik Methanobacterium omelianski ve fototrofik yeşil ve mor kükürt bakterileri tanımlanabilir.

    Fotoheterotrof kükürtsüz purpur bakterileri de dahil olmak üzere bütün fotosentetik bakterilerin azot bağlama yeteneğinde oldukları bilinmektedir. Bunlardan bazılarının karanlık koşullarda da kemoheterotrof gelişerek azot fiksasyonu yaptıkları saptanmıştır. Bütün bu organizmaların belirli ekosistemlerde lokal etkileri olmakla birlikte, azotun jeobiyokimyasal döngüsü içinde az bir yer tuttukları belirtilebilir.

    Mavi-Yeşil Algler (Cyanobakteriler)

    Azot fikse eden mavi-yeşil algler ışık enerjisini kullanarak fotosentetik mekanizma yolu yardımı ile enerji sağlayan ve bunun bir kısmını azot fiksasyonu mekanizmasında kullanan organizmalardır.

    Bu organizmalar toprak ekosistemindeki yüksek bitkilere benzer fotosentez yolu ile oksijen üreten ve karbon dioksit fiksasyonu yapan ve azot fikse eden tek organizmadır. Alglerin azot bağladığı ilk kez Frank (1889) tarafından ileri sürülmüş, 1928'de Drewes saf kültürde mavi-yeşil alglerden Nostoc ve Anabaena türlerinin azot bağladığını göstermiştir.

    Mavi yeşil alglerin özellikle çeltik tarlalarında önemli ekonomik rolleri bulunmaktadır. Yağmurlu dönemlerde nemli pirinç tarlalarında azot miktarının 15-50 kg/ha düzeyleri arasında değiştiği belirtilmektedir. Ayrıca arid bölgelerde ve çöl alanlarda gelişen alg türleri azot kazancı bakımından önemlidir. Bu tür bölgelerde mavi-yeşil algler tarafından bağlanan atmosfer azotu 3 kg/ha/yıl düzeyindedir.

    Antartika'da yaygın olan Nostoc algal-peat olarak tanımlanan organik toprak nitelikli bir oluşumun temel bileşenidir. Mavi-yeşil alglerin fotosentetik canlılar olması azot fiksasyonu bakımından güneş ışıma şiddeti, diğer bir deyimle fotosentez koşullarına bağlı olmalarına neden olmaktadır. Kış koşullarında sıcaklık ve fotosentez koşulları yeterli olmadığından azot fiksasyonu çok önemsiz düzeyde gerçekleşmektedir. Bahar aylarında oluşan fiksasyonun 8 kg/ha /yıl düzeyine ulaştığı belirlenmiştir.

    Not: Bu yazının hazırlanmasında Prof. Dr. Horay Haktanır ve Prof. Dr. Sevinç Arcak'ın Toprak Biyolojisi kitabından yararlanılmıştır.
    Konu acemi_caylak tarafindan (25.07.2013 Saat 10:18 ) degistirilmistir.
    Halil Önen bunu beğendi

  11. #11
    Kurucu Üye acemi_caylak - ait Kullanici Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    May 2013
    Mesajlar
    3.740
    Bir önceki mesajda azot fiksasyonu yapan ve serbest yaşayan bakterilerden söz etmiştik. Bu yazıda ise A.Kadir Halkman'ın Tarım Mikrobiyolojisi kitabından Rhizobium türleri ile ayrıntılı bilgi aktaracağız.

    Toprak farklı şekillerde azot bakımından zenginleşir. Bitki ve hayvan artıklarının (hasat sonu sap, saman vs. bitki kalıntılarının toprakta bırakılması, hayvan dışkısı, ölü hayvan leşleri) toprakta kalması, kimyasal azotlu gübre ilave edilmesi, çeşitli motorların çalışması, ozonisyon ve biyolojik azot fiksasyonu ile doğrudan ve dolaylı şekillerde bir yıl süre içinde dünya yüzeyinde 260 milyon tom azotun tespit edildiği (fikse edildiği) tahmin edilmektedir. Bu miktar içinde biyoojik azot tespiti 175 milyon ton ile %67 kadar pay alırken bunu 40 milyon ton ile (%15) kimyasal gübreler izlemektedir. Biyolojik olarak tespit edilen azotun %50 si ise (90 milyon ton) Rhizobium bakterisi ile baklagiller arasındaki simbiyotik yaşamdan kaynaklanmaktadır. Simbiyotik yaşam, iki canlının bir arada yaşamaları ve her ikisininde birbirlerinden yararlanmaları anlamına gelir.

    Biyolojik yolla azot tespiti mikroorgaizmalar tarafından yapılır. Mikroorganizmaları serbest yaşayanlar ve simbiyotik yaşayanlar olmak üzere iki grupta toplamak mümkündür. Serbest yaşayan mikroorganizmalardan aerobik bakterilerden olan Azotobacter türleri (Azotobacter chrococcum, A.agilis, A.vinelandii,A.inginis vd) anaerobik bakterilerden Clostridium türleri (Clostridium pasterianum, C.butyricum, C.pestinivarum vd.), Fotosentetik ototrofik bakterilerden Rhodopseudomonas, Rhodospirillum türleri, kemotrofik bakterilerden Thiobacillus türleri, bazı mavi-yeşil algler sayılabilir. Bunların toprağa azot fikse güçleri zayıf olduğu gibi çevresel faktörlerde fiksasyonu önemli ölçüde etkilemektedir. Örneğin bu mikroorganizmalar arasında en çok azot tespit eden Azotobacter türlerinin 1 yılda hektar başına 20 kg azotu tespit edebilmesi için 1 ton organik maddeyi okside etmeleri gereklidir. Bir diğer yaklaşımla bunlar 100 birim karbonhidrata karşılık 1-1,5 birim azot tspit edebilmektedirler. Oysa baklagillerle simbiyotik olarak yaşayan Rhizobium bakterilerinin toprağa fikse ettikleri azot miktarı ortalama 200 kg/ha/yıl dır. Bu miktar; bitki iyi bir gelişme gösterirse, azot fikse etme gücü yüksek şuş ile simbiyotik yaşama girerse ve toprak azotlu gübre bakımından fakir ise 500 kg/ha/yıl değerine kadar çıkabilmektedir.

    Toprakta yeterli azotlu gübre bulunuyorsa ya da toprak azot bakımından yeterli ise baklagil-Rhizobium simbiyozu meydana gelmez. Yani bitki toprakta hazır bulunan azotu almayı tercih eder.

    Öt yandan bitkide bulunan azotun %60-90 kadarı kadarı hasat ile uzaklaştırılmaktadır. Fikse edilen azotun bir kısmı ise tarlada kalan bitki artıkları ile toprağa kazandırılmaktadır. Bununla beraber tarlada kalan baklagil kökleri, kendilerinden sonra ekilecek olan örneğin buğdaya yeterli miktarda azot sağlayamamaktadır. Ancak rotasyon bitkisi olarak ekilen baklagillerden, toprağa bırakılan gövde-yaprak kısımları kayda değer miktarda azotu toprağa kazandırmaktadır. Bunun yanında mera olarak kullanılan alanlarda eğer hayvanlar uzun süre otlatmada tutulursa, baklagil tarafından fikse edilen azot hayvan dışkıları ile toprağa geri dönmektedir. Bu durumda baklagillerin başka bitkilerin gereksinimi için değil, kendi gereksinimleri için toprağa azot fikse ettikleri, hasat sonrasında ise baklagil artıkları ile toprağa bir miktar azot kazandırıldığı anlaşılmaktadır.

    Oysa baklagil bitkilerinin münavebede kullanılması halinde kendinden sonra gelen bitkilerini verimini artırdığı Roma İmparatorluğu zamanından beri bilinmektedir. Baklagillerin buradaki etkisi, toprağa kendinden sonra gelecek bitki için gerekli azotu kazandırmak değl, derine giden kökleri ile toprağın fiziksel yapısını iyileştirmektir.

    Rhizobium Bakterileri

    Rhizobium cinsi bakteriler Rhizobiaceae familyasına dahildirler. Bunlar genetik olarak farklı, fizyolojik olarak heterojen bir grubu oluştururlar.

    Rhizobiumlar çubuk şeklinde, spor oluşturmayan, gram negatif, genel olarak aerobik metabolizmaya sahip olmakla beraber çok düşük oksijen varlığında da gelişebilen bakterilerdir. Optimum gelişme sıcaklıkları 25-30 °C, gelişme pH'ları 6-7 arasındadır. Bazı şuşlar gelişmeleri için vitaminlere ihtiyaç duyarlar.

    Rhizobium cinsine giren bakterilerin sınıflandırılması henüz tamamlanmamıştır. Sınıflamada esas olan ayrım baklagil çeşitlerinde nodül oluşturma yeteneğidir. Bu şekilde yapılan ayrım "çapraz aşılama gruplarına göre" yapılan sınıflama şeklidir. Rhizobium bakterilernin çeşitli baklagillerle nodül oluşturmaları bir diğer deyişle bakteri çeşitlerini enfekte etme özellikleri spesifiktir. Buna göre;

    Rhizobium leguminosarum: Bezelye, mercimek, fiğ
    Rhizobium phaseoli: Fasulye
    Rhizobium trifoli: Üçgül
    Rhizobium meliloti: Yonca
    Rhizobium lupini: Bakla
    Rhizobium japonicum: Soya, börülce, yerfıstığı
    Rhizobium cicer: Nohut


    baklagillerinin köklerinde nodül oluştururlar.
    Konu acemi_caylak tarafindan (25.07.2013 Saat 10:19 ) degistirilmistir.
    Halil Önen bunu beğendi

  12. #12
    Kurucu Üye acemi_caylak - ait Kullanici Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    May 2013
    Mesajlar
    3.740
    Birazda aktinomisetlere değinmekte yarar var.

    Azot fiksasyonu en fazla baklagillerle birlikte (simbiyotik) yaşayan Rhizobium bakterileri tarafından gerçekleştirilse de bunların yanında, simbiyotik yaşama ihtiyaç duymadan organik maddeleri eneji kaynağı olarak kullanan ve azot üreten bakterilerde vardır. Bu bakterilerin önemli türleri Azotobacteria, Clostridium türleri olmakla birlikte, azot bağlama güçleri daha zayıf olan Bacillus, Klebsiella, Pseudomonos ve Arthrobacter türleride azot fiksasyonunda rol almaktadır.

    Ayrıca bakterilerin yanında, Aktinomisetler dediğimiz mantarlar ve bakteriler arasında ara geçiş formunda bulunan mikroorganizmalarda bazı ağaç türleri (akçaağaç, iğde vs.) ile simbiyotik yaşayarak azot fiksasyonu yaparlar. Bu organizmalar, bakteri özelliği göstermekle birlikte, dallanmış, miselli bir yapı oluştururlar. Bu türün hücreleri gram-pozitif olup, 0.5-2.0 µm (milimetrenin binde biri) çapındadır.

    En önemli türleri Streptomisetler, Nocardia ve Micromonospora olarak sayılabilir. Çoğunlukla saprofit (çürükçül beslenme) olarak yaşarlar. Bakterilerin ürediği ortamlarada gelişmekle birlikte, daha çok alkali ortamlarda iyi gelişme gösterirler. (Not: Mantarlar asitli ortamda, bakteriler nötral ortamda daha iyi gelişirler.) Toprakta yaygınlık bakımından bakterilerden sonra gelirler. 1 gram toprakta 100.000-10.000.000 adet düzeyinde bulunmakla birlikte bu sayılar ortamın pH seviyesine ve karbon kaynaklarına göre değişir. Alkali nitelikli ve yüksek organik madde içeren topraklarda sayıları yüz milyona kadar çıkabilir.

    Aktinomisetler, toprak toplam mikroorganizma sayısının %10 - %50' sini oluştururlar. Bu organizmaların konidiasporları kurumaya ve diğer çevre kouşullarına çok dayanıklıdırlar. Aktinomisetler, hetetrofik (besinini kendisi üretmeyen, dışarıdan alan) organizmalar olup, yaşamları toprakta bulunan organik maddelere bağlıdır. Karbon kaynağı olarak basit ve yüksek moleküllü organik asit ve şekerleri - polisakkarit, lipid, protein ve alifatik hidrokarbonları- kullanırlar.

    Aktinomisetlerin bir çok türü, selüloz, nişasta, inülin ve kitini yavaş bir şekilde ayrıştırır, amonyum, nitrat, amino asitler, pepton ve proteinleri azot kaynağı olarak kullanırlar. Bu organizmaların bir çok türleri antibiyotik adı verilen mikrobiyal toksin metabolitleri sentezlemeleri bakımından önem taşırlar. Günümüzdeki sentetik antibiyotiklerden önce, Streptomycine, Klortetracyline, Oksitetracyline, ve Siklohekzimin gibi önemli antibiyotikler aktinomisetlerden elde edilmiştir. Streptomiset türlerinin 3/4'ü antibiyotik maddeleri salgılamaktadırlar. Bu organizmaların ayrıca çevrelirindeki ortama vitamin ve gelişim faktörleri salgıladıklarıda saptanmıştır.

    Aktinomisetlerin bir önemli özelliğide iyi bir ayrıştırıcı olmalarıdır. Bu nedenle ayrışmaya dirençli olan lignin gibi karmaşık yapılı bileşikler ve doğal koşullarda ayrıştırılmamış olan organik kimyasal bileşiklerin ayrıştırılması, bu organizmalarca gerçekleştirilmektedir. Örneğin Nocardia sentetik kimyasal maddelerle ağır hidrokarbonların ayrışmasında etken bir organizma olarak bilinmektedir. Kitin ayrışması Streptomisetler tarafından gerçekleştirilir ve çok karakteristiktir. Kitin ayrıca Micromonospora tarafından da ayrıştırılır. Bu cins keza selüloz, glikozidler ve hemiselüloz ayrışmasında etkendir. Nocardia ise parafinler, fenoller, steroidler ve primidinlerin ayrışmasında işlev görür.

    Aktinomisetlerin diğer salgıları yanında, Stretomycet'lerden pek çok tür ektraselüler enzim sağlayarak bakterilerin hücre duvarını parçalayarak çözünmesini sağlarlar (lysis, ). Aktinomisetlerin bu etkisi toprak ekosistemindeki mikrobiyal denge oluşumunda önemli bir işlevdir.

    Aktinomisetlerin çoğu mezofil olup optimum gelişme sıcaklıkları 25-30 °C dir. Termofilik formlar ise, çok yaygın olmayıp 55-65 °C lerde gelişen formlar olup, aslında 30 °C de gelişen fakültatif (hem aerob hemde anaerob) termofillerdir. Yine de termofolik aktinomisetler toprak, hayvan gübresi ve kompost yığınlarında bulunur ve parçalanması zor selüloz türü bileşikleri parçalarlar.

    Aktinomisetler toprak ekosisteminde şu işlevlere sahiptirler.

    1- Topraktaki bazı dirençli bitki ve hayvan dokularının ayrışması

    2- Bitki dokuları ve yaprak döküntülerinin çeşitli formlara dönüştürülümesi ile humus oluşumu

    3- Yeşil gübrelerin, kompost ve hayvan gübresi yığınlarının olgunlaşması ve transformasyonu. Bu koşullarda termofilik aktinomisetler başat grup olup, bazen kompost yığınlarının yüzeyi bu grup organizmaların yayılması ile tipik beyaz ve gri renk alır.

    3- Toprak kökenli bitki hastalıklarının oluşturulması. Örneğin patates uyuzu ve leke hastalığı (S.scabies ve S.ipomoeae)

    4-Bazı insan ve hayvan enfeksiyonları. Örneğin Nocardia asteroides ve N. otitidis-caviarum.

    5- Mikrobiyal antagonizm ve toprak komünitelerinin düzenlenmesinde (ragülasyon) antagonistik etki ile kontrol sağlama. Aktinomisetlerin toprak ekosistemindeki bu rolleri antibiyotik ve enzim ürtme kapasiteleri ile ilgili olup, mantar ve bakterinin çözünmesi veya gelişiminin baskı altına alınmasında etken olur. Örneğin topraklara kitin ilavesi ile yüksek bitkilerde hastalık oluşturan bazı mantar türlerinin baskı altına alınması mümkündür.

    Baklagillerin dışında 13 diğer cins ağaç ve çalı türünden bitkilerin kökleri azot bağlayan mikroorganizmalarla simbiyoz yeteneğindedir. İşte burada aktinomisetler en önemli rolü üstlenmektedir. En tanınmış cinslerden Alnus (kızılağaç, akçaağaç), Elagnus (İğde), Myrica gale (Kral biberi) sayılabilir.

    Örneğin Alnus crispa (Amerika yeşil kızılağacı) yılda hektar başına 61.5 kg azot sağlayabilmektedir. Alnus türünün oluşturduğu nodüller yaklaşık 5 cm büyüklükte olabilmektedir. Benzer olarak tropik türlerden olan Casuarina timber senede hektara 58.5 kg civarında azot sağlayabilmektedir. Yapılan detaylı sitolojik (hüvre biyolojisi) incelemeler nodül içinde bulunan ortakçının aktinomiset olduğunu göstermektedir.
    Konu acemi_caylak tarafindan (25.07.2013 Saat 10:19 ) degistirilmistir.
    Halil Önen ve rise_com bunu beğendiler

  13. #13
    Kurucu Üye acemi_caylak - ait Kullanici Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    May 2013
    Mesajlar
    3.740

    Toprak Solunumu

    Toprak solunumu diye bir şey olduğunu biliyor muydunuz? Toprak bilimciler böyle bir kavramdan sık sık söz ediyorlar. Peki bu nasıl olmakta. Sözü batılı üniversetelerin es geçtikleri ve toprak mikrobiyolojisi ile ilgili ilk geniş kapsamlı araştırmayı yapan, Rus araştırmacı Krasilnikov'a bırakalım.

    Toprak atfosmerinin en önemli bileşeni karbondioksittir (CO2). Organik materyalin bozunması ve ayrışması sonucunda ortaya çıkan final üründür. Toprakta bunun dışında azot, oksijen gibi atmosferik gazlarla birlikte amonyak, hidrojen sülfür, metan, organik asit, alkol ve ester vb. bulunur. Atmosferik gazlar dışında bu saydığımız ürünlerin hepside bakteri, diğer mikroorrganizmalar ve bitkilerin metabolik salgıları sonucu oluşur.

    Bizim açımızdan en önemli bileşen olan karbondioksit büyük ölçüde mikrobiyal metabolizma sonucu oluşur. Lundergardh (1924) toplam karbondiositin 2/3’sinin bakteriyal metabolizması sonucu kalan 1/3’lik kısmın ise bitki köklerinin aktivitesi sonucu oluştuğunu belirtmektedir.

    Humusça zengin topraklarda humusça fakir topraklardan daha fazla CO2 vardır.

    Vilenskii, gübrelenmemiş killi topraklarda hektar başına bir saatte 1.25 kg, gübrelenmemiş kumlu topraklarda 2.0 kg, humusça zengin kumlu topraklarda 4.0 kg CO2 ortaya çıktığını belirtiyor.

    Bond, fazla CO2 üretiminin baklagil ekili topraklarda olduğunu ve bununda baklagil köklerindeki Rhizobium bakterileri tarafından üretildiğini belirtiyor. Ayrıca toprak derinliklerindeki CO2 miktarı yüzeyden daha fazladır. Sıcaklık artışına bağlı olarakta topraktaki CO2 üretimi artmaktadır.

    Topraktaki oksijen (O2) miktarı ise bu CO2 oluşumunun tersine işleyen bir sürece bağlı olup, 30 cm derinliğe kadar topraktaki toplam gazın ortalama %15-20 si oksijenden oluşur. Derinlik arttıkça O2 miktarı dramatik bir şekilde düşer.O2 miktarı topraktaki sıcaklık ve nem durumuyla yakından ilişkilidir. Bahar aylarında 60-90 cm derinlikte O2 miktarı %0.3-0.8 olup, temmuz ayında bu oran %15-19 lara kadar çıkar. Hatta ağustos ayında 180 cm derinlikte bile %11-13 O2 bulunduğu tespit edilmiştir. Bu oran ekim ayından itibaren tekrar düşmeye başlar. (Araştırma Rusya'da yapıldığı için bilgiler oraya özgüdür. - Benim notum)

    Bunun sonucu olarak, O2 varlığında ve sıcak aylarda topraktaki mikroorganizma varlığı hem miktar olarak hem de tür olarak daha fazladır.

    Topraktaki bu CO2 ve O2 değşiminin sürekli olması mikrobiyal aktivite sonucu olup atmosfer gazları ile toprak gazları arasında sürekli bir dönüşüm vardır. İşte buna toprak solunumu denilmektedir. Eğer bu dönüşüm olmasaydı, topraktaki porlar CO2, Hidrojen Sülfür, metan ve diğer gazlar tarafından doldurulucak ve bir çok mikrobiyal aktivite duracak ve topraktaki bitki, hayvan ve mikroorganizmalar için toksik bir ortam oluşacaktı. Atmosferik oksijenle bu gazların yer değişimi olmasa toprakta tamamen anaerobik koşullar hakim olacaktı.

    Atmosferik basınçtaki yükselme veya düşme ile toprağın adsorbsiyon kapasiteside toprak solunumunu önemli ölçüde etkilemektedir. Düşük basınçta gazlar atmosfere daha kolay karışır.

    Topraktaki bir çok ototrof ve kemoototrof bakteriler bu CO2’yi besin kaynağı olarak kullanırlar. Araştırmalar mikrorganizmaların aktiviteleri azaldığı zaman CO2 miktarının düştüğünü göstermektedir.

    Bütün bunları niye uzun uzun yazdığıma gelince, Kanada ve Avustralya’da toprağa CO2 enjekte etmenin mikrobiyal aktiviteyi artırdığını ve bunun sonucu verim artışı sağlandığını düşünen bazı çiftçiler, traktörden çıkan eksoz gazlarını traktörün arkasına yaptırdıkları soğutma siteminden geçirerek, toprağı sürerken veya tohum ekerken yeniden toprağa veriyorlar. Henüz bu konuda bilimsel araştırmalar bunun doğruluğunu ispatlamamış olsada bazı çiftçiler bu yolla %100 lere verim artışı sağladıklarnı iddia etmekteler. Hatta Kanada’da Agcanada adında bir firma bu tür bir sistemin patentini almak için başvurmuş.

    Bu konuda tartışmalar sürsede, bu işi yapan bir çok çiftçi var. Bunun yerine karbon ağırlıklı organik maddenin toprağa ilave edilmesi daha iyi sonuç verir diye düşünüyorum. Çünkü bir çok organik maddenin bozunması sonucu zaten CO2 oluşmakta. Ayrıca toprağa enjekte edilen CO2'nin topraktaki porları dolduramadan havaya karışacağına dair tezler var.

    Sistem hakkında bir fikir vermesi açısından bir kaç resim. Belki aramızdan zihni sinir projeler çıkabilir.

    isim:  exhaust1.jpg
Görüntüleme: 2060
Büyüklük:  23,9 KB (Kilobyte)

    isim:  exhaust2.jpg
Görüntüleme: 1680
Büyüklük:  33,8 KB (Kilobyte)
    Halil Önen, rise_com ve gtatas bunu beğendiler

  14. #14
    Kurucu Üye acemi_caylak - ait Kullanici Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    May 2013
    Mesajlar
    3.740
    Artan nüfusla birlite yiyecek, fiber ve biyoyakıtlara gereksinim arttıkça topraklar üzerindeki baskıyı artırdık. 1950-1960’lı yıllardan itibaren yanlış gübreleme ve gelişen toprak işleme (aşırı sürme) sonucu topraklarımızdaki doğal organik karbonun % 50’sini kaybettiğimiz için, toprakların bizim için ne kadar değerli olduğunu yeni yeni anlamış bulunuyoruz. Oysa geçen sürede topraklarımızda erozyon arttı, toprağın su tutma kapsitesi düştü. Bütün bunlar bize 1950-60 ’lı yıllarda yeşil devrim diye adlandırdığımız literatür tarafından lanse edilen verim artışının sürdürülmesi ve ürün kaybının önlenmesi için kimyasal gübrelemenin önemli olduğu söylemi arkasında gizlenen, toprakların kaybına yol açan bir durumdu. Topraklarımız bugün işlevini gerçekleştiremez duruma düştü. Şimdi “Toprakların Yeryüzünün Yaşayan Örtüsü” olduğunu anlamış bulunuyoruz.
    Yukarıdaki kısa alıntı, J. M. Kimble, C. W. Rice, D. Reed, S. Mooney, R. F. Follett, R. Lal tarafından yazılan, Soil Carbon Management, Economic, Environmental and Societal Benefits (Toprak Karbon Yönetimi, Ekonomik, Çevresel ve Toplumsal Yararları) isimli kitaptan alındı ki yazarların hepside Amerika Tarım Bölümü’nde görev yapmış toprak bilimciler ve çeşitli üniversitelerdeki profesörlerden oluşuyor.

    Altımızda arabalar biz gaza bastıkça, yokedilen, yakılan, talan edilen ormanların yerine çok katlı kümesler diktikçe ve bankalardan kredi alarak 30 yıllık kontratlara imza attıkça, sonumuz Paskalya Adası’ndaki ormanları patates dikmek ve kano yapmak için yok eden yerlilerin, sonunda birbirlerini yemeye varan yamyamlığına kadar varacak ki bu tarih hiçte uzak değilmiş diye gözüküyor.

    Oysa toprakları geri kazanmanın yolu çok basit; topraktan aldığımızı yeniden toprağa vermek. Bütün organik atıkları yeniden kazanmak. Biz bunu başardığımız oranda aşağıda sözü edilen mineral ve mikroorganizmalar zaten doğal akışı içerisindeki aşağıdaki işlevlerini yerine getireceklerdir.

    Birincil Derecede Gerekli Mineraller

    N/Azot – Bitki gelişmesini teşvik edici
    P2O5/Fosfor Oksit – Kök gelişmesini teşvik edici ve çiçeklendirmeyi artırıcı
    K2O/Potasyum Oksit – Meyve dolgunluğu ve meyve gelişmesini artırıcı

    İkincil Derecede Gerekli Mineraller

    MgO/Magnezyum Oksit – Toprak pH’nın stabilizasyonu ve Azot fiksasyonunda bakteriyel etkinliği teşvik edici
    CaO/Calsiyum Oksit – Hücre duvarı yapısında ve hücre bölünmesini teşvik edici enzimler
    S/Kükürt – Proteinlerin, amino asit ve vitaminlerin bir parçası, toprak solunumunda aktif


    İz elementler

    Cl/Klor – Kök gelişiminde etkili, enzimlerin oluşmuna katkı
    B/Bor – Glukoz ve glikoz dönüşümünde aktif
    Zn/Çinko – Büyüme hormonlarını teşvik, nişasta oluşumu ve tohum tutmada aktif
    Mn/Manganez – Fotosentez sırasında enzim oluşumuna katkı ve azot metabolizma reaksiyonlarında aktif.
    Fe/Demir – Fotosentez ve klorofil oluşumunda etkin
    Cu/Bakır – Protein ve karbonhidrat oluşumunda metabolitik aktiveteye katkı
    Mo/Molibden – Azot fikzasyonunu teşvik edici
    Co/Cobalt – Baklagil azot fiksasyonunda ve nodül oluşumunda etkili


    Organik Asitler

    Humik Asit – Toprak için besinlerin alımını kolaylaştıran taşıyıcı
    Amino Asit – Bitkiler için organik besin

    Bitki Gelişimini Teşvik edici Mikroorganizmalar

    Azot Fikse Eden Mikroorganizmalar –
    (Azotobacter, Filamentous, Rhizobia) Azotun (N2)
    amonyuma dönüşümünü yaparak azotun bitki için alınabilir biçime dönüştürülmesi.
    Lactobacillus Türleri – Organik asit oluşumunda doğal enzimlerin üretilmesi, bitkilerin iz elementleri adsorbsiyonu sırasında biyo regülatör, potasyum bağlayıcı ve antibiyotik üretimi
    Fosfor Çözücü Bakteriler - Çözünmez durumdaki fosforun çözünmesi
    Mycorrhiza – Besin alımını geliştirici, patojen fungi, bakteri ve nematodlardan koruma
    Maya türleri – Vitamin ve büyüme hormonu üretimi, organik materyalin parçalanması
    Aktinomiset Türleri – Antibiyotik salgısı ile hastalılkların önlenmesi ve azok fiksasyonu
    Bacillus Türleri – Bitki koruma ve biyo kontrol
    Pseudomonas fluorescent Türleri – Antibiyotik üretimi ve gövde çürüklüğünün önlenmesi
    Arthrobacter Türleri – Azot fiksasyonu
    Trichoderma Türleri – Kök gelişimini güçlendirici, fusaryuma karşı etki, organik materyalin parçalanması

    isim:  Respiration_and_Photosynthesis_Cycle.jpg
Görüntüleme: 9680
Büyüklük:  55,6 KB (Kilobyte)
    Konu acemi_caylak tarafindan (25.07.2013 Saat 10:41 ) degistirilmistir.
    Halil Önen bunu beğendi

  15. #15
    Kurucu Üye acemi_caylak - ait Kullanici Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    May 2013
    Mesajlar
    3.740
    Birazda pratik bilgi, bitki beslemek için hem toprağınızın fiziksel durumunu (su tutma kapasitesi, gözenekli yapı vb.), hem kimyasal durumunu (eksik minerallerin tamamlanması) hem biyolojik durumunu (organizma içeriğini) düzeltmeniz gerekir.

    Bana sorarsanız, kompost, leonardit, her türlü hayvan gübresi, odun külü, volkanik kayaçlardan elde edilen öğütülmüş toz ve mıcırlar toprağın durumunu iyileştirmekte kullanılabilir.

    Bu arada bir anımsatmada bulunalım. Kompost herkesin sandığı gibi zengin bir besin kaynağı değildir. Daha çok karbon ağırlıklıdır. Azot içeriği kompostlama sırasında kaybolur. Bu yüzden komposta dışarıdan azot takvieyesi gerekebilir. Ya da taze gübreler separatörden geçirilerek sıvı kısmı hemen toprağa verilmelidir.

    Mineraller içinse ilk aklıma gelenler, Demir Sülfat, Bakır Sülfat, Mangan Sülfat, Magnezyum Sülfat, Boraks, elementel kükürt, jips, tarım kireci, her türlü yağlı tohum küspesi, yıkanmış deniz yosunu vb. uygulamalardır.
    Konu acemi_caylak tarafindan (25.07.2013 Saat 10:31 ) degistirilmistir.
    rise_com ve gtatas bunu beğendiler

  16. #16
    Kurucu Üye acemi_caylak - ait Kullanici Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    May 2013
    Mesajlar
    3.740

    Sıvı Hayvan Gübreleri

    Bu arada sıvı gübrenin tarlaya akıtılmasıyla içindeki tuzların tarlada tuzlanmaya yol açabileceği kaygılarına da bir yanıt verelim.

    Tarlaya akıttığınız sıvı gübre belirli bir miktarı aşmadığı sürece problem olmaz. Tuzun önemli oluşu tuzdaki sodyumdan kaynaklanıyor. Toprakta tuz içeriği arttıkça bitkinin su alımı kısıtlanır. Her bitkinin tuza toleransıda farklıdır.

    Topraktaki tuzluluktan söz ederken sodyum klorür (NaCl) içeriği % 0.5’ten fazla olan topraklar akla gelmektedir. Yani 100 kg toprakta 500 gr tuza kadar normal sayılıyor. 1 ton toprak için bu miktar 5 kg'dır. Anımsarsanız kaba bir hesapla 1 dekarda 250 ton toprak vardı. 250x5=1.250 kg ederki, bir dönüm toprakta bu seviyelerde bir tuzun oluşması sidik ile mümkün gözükmüyor. Çünkü 1 litre idrarda 1.5 gr tuz vardır. 1 metreküp (1 ton) idrarda ise 1.500 gr (1.5 kg) tuz olur. Yani arada 5-1.5=3.5 kg fark kalıyor.

    Ki bu hesap bir dönüme 250 ton sıvı gübre verdiğiniz durum için geçerli. Pratikte bu kadar sıvı gübre verme şansınız zaten yok. Ancak zamanla birikmesinden söz edeceksek bu tuzların bir kısmının zamanla çözünmesini ve yağmur ve sulama suları ile yıkanıp gitmesini de göz önüne almak gerekir. Aslında aşırı sıcaklığın neden olduğu buharlaşma ile toprakta kendiliğinden oluşan tuz miktarı çok daha fazladır.

    Burada kompost satıcılarının bir illüzyonu söz konusu. Sanki ürettikleri kompostta tuz yokmuş gibi gübrede tuz, patojen vs. vardır deyip bizi uyutmaya çalışıyorlar. Toparlayabilirsem Amerika'da piyasadan alınan kompost örneklerinin tahlillerini koyacağım. Şaşıracaksınız. Bu yüzden kendim dışarıdan kesinlikle kompost almam. Bu konularla fazla haşır neşir değilken kendimde bu söyleme inanarak kompost satın almıştım. Ancak sonuç hüsran. Yani bunu yaşayarakta görmüş birisiyim. Çok bilinen bir markanın kompostunda daha çuvallar sıcacıktı ve uygulama sonrası ağaç dipleri sinekle dolmuştu. Gezdiğim fuarlardan topladığım örneklere göre, Türkiye'de güvenebileceğim sadece bir marka var. Ayrıntısını burada bulabilirsiniz.

    Bence kendi yapmış olduğunuz ve içeriğine ne eklediğinizi bildiğiniz kendi kompostunuzdan şaşmayın. Hele belediyelerin milyonlarca dolara mal olmuş atık tesislerinde üretmiş oldukları ve ücretsiz dağıttıkları kompostlara hiç bulaşmayın. Bu konuyla ilgili bu başlığa bakabilirsiniz.

    Gelelim sıvı gübrenin besleyiciliğine:

    1 litre sidiğin içinde üre şeklinde 20-25 gram azot bulunur. Normalde atıksuyu tarlalara akıtmak (ki ilk atıksu temizleme yöntemlerinden birisidde buur.), yerleşim yoğunluğu 40 kişi/hektar oranını aşmadığı sürece bir problem olmuyor. Hatta 1700 lü yıllarda Avusturya'da insanlar kanalizasyon sularının kendi tarlalarına akıtılması için kuyrukta bekleyip devlet erkanına rüşvet vermişler. Ancak nüfus yoğunluğu arttıkça tarlalara akıtılan su toprağın onu özümseme kapasitesinden daha yüksek olmaya başlar ve çürüme ve kokuşma olayları başlar.

    Bunu önlemenin yolu ise toprağı havalandırarak topraktaki oksijeni artırmaktan geçer. Mikroorganizmalar organik maddeleri, CO2, H2O, NH3, veya NO3, H2S, veya SO4' a parçalarlar. Ortamda yeterli oksijen varsa kirliliği yaratan tüm organik maddeler oksidatif parçalanmaya uğratılabilir.

    Bitkiler ancak toprak solüsyonunda çözünmüş bu türden besinleri alabilirler. Besinlerin çoğu toprak solüsyonunda çözünebilir halde bulunmaz. Daha çok mineral halde ve çözünmeyen organik materyal halde bulunurlar. Besinler ancak toprak solüsyonunda çözünebilir hale geldikleri zaman bitkiler için alınabilirler.

    Bu ise ancak inorganik maddenin su, don vb. yoluyla veya mikroorganizmalar tarafından salgılanan enzimler tarafından çözünmesi yoluyla, organik maddenin ise daha küçük bileşenlere mikroorganizmalar tarafından ayrıştırılması yoluyla gerçekleşir. İnorganik maddenin (mineraller) çözünmesi zamana yayılan yavaş bir prosestir. Bir yıl içerisinde çok küçük miktarlarda oluşur. Organik maddenin parçalanması ise daha hızlı bir süreçtir ve topraktaki biyolojik aktivite ile yakın ilişkilidir. Parçalanma ılık ve nemli ortamda hızlıca, kuru ve soğuk ortamda ise nerdeyse sıfır denecek kadar yavaş olur.

    Topraktaki organik maddenin ortalama %1-4 kısmı bir yıl içinde toprak solüsyonunda çözünebilir hale dönüşür. Hatta yoğun toprak işlemesi yapılıyorsa bu oran %15 lere kadar çıkar.

    Sonuç olarak her şey bir denge meselesi. Tarlaya gereğinden fazla verdiğiniz gübre ortamdaki oksijen miktarını düşürecek ve organik madde çöüzünemeyecek kadar artacak ve bu ortamda mikroorganizmalar yaaşayamacaktır. Mikroorganizmaların olmadığı ortamda bozunma ve çözünme olmaz. Yiyecekleri buzdolabına koymamızın ya da sterilize etmemizin nedeni de budur. Amaç burada mikroorganizmaların üreyemeceği ortamı sağlamak. Oysa tarla koşullarında ise aksine bozunmaya ve çürümeye ihtiyacımız var. İşin özeti kısaca budur.

    Bu arada bir anekdotta ekleyelim. Sağlıklı bir memelinin saf sidiği tamamen temizdir. Hatta tamamen antiseptiktir. "Yaralı parmağa işeme" sözüde buradan gelir
    Konu acemi_caylak tarafindan (25.07.2013 Saat 10:47 ) degistirilmistir.
    rise_com, gtatas ve Halil Önen bunu beğendiler

  17. #17
    Kurucu Üye rise_com - ait Kullanici Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    May 2013
    Yer
    Gaziantep
    Mesajlar
    2.983
    Ben yine de yaralı parmağa işemem...
    acemi_caylak bunu beğendi

  18. #18
    Kurucu Üye acemi_caylak - ait Kullanici Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    May 2013
    Mesajlar
    3.740
    Tarım zararlılarıyla etkin mücadele sağlayan sentetik organik kimyasal pestisitlerin, aşırı dozlarda kullanımını teşvik eden “Yeşil Devrim” hareketi, İkinci Dünya Savaşı sonrasında tarımsal üretimde kullanılan kimyasal ajanların çok yaygın olarak kullanımına önderlik etmiştir. Kısa sürede çok büyük ürün artılarının elde edilmesini sağlayan Yeşil Devrim hareketinin tüm dünyada yaygınlaştırdığı yoğun kimyasal kullanımının çevre faktörleri üzerindeki olumsuz etkilerini uzun yıllar sonra farkettik.

    Kısaca Kimyasal pestisidler sadece o hastalık yapan patojene odaklandıklarını iddia etseler de aslında topraktaki canlı yaşamı tümden yıkıma uğratıyorlar. İşte buna DDT (dikloro difenol trikloroethan) veya Metil Bromür’ ün (CH3Br) tarihi de diyebiliriz. DDT, sıtma ve tifüs mücadelesinde bir mucize olarak lanse edilmiş ve toplu olarak insanların üzerinde kullanılacak kadar ileri gidilmişti. Aşağıdaki resim 1949 yılında Van’da çekilmiş bir resim ve hiç bir yoruma yer bırakmıyor.

    isim:  vanda_ddt.jpg
Görüntüleme: 1863
Büyüklük:  140,2 KB (Kilobyte)

    Üstteki resim bu linkten alınmıştır.

    Metil Bromür zehirli bir gazdır ve toprağın 30 cm altına etki edecek ve topraktaki bakteriler, funguslar ve nematodların hepsini tamamen ortadan kaldıracak kadar güçlü bir zehirdir. Üstelik hasat sonrası bile kullanılmaktadır. Bir fumigant olarak eğer 5 yılda bir kullanılsa etkisi sürecekti. Oysa bilinçsiz kullanım sonucu toprak canlılığını yitirmiş durumda ve aynı topraklarda şimdi daha fazla ve daha çeşitli zehir kullanmak zorunda kalınıyor. DDT ve Metil Bromürün yarardan çok zararının olduğunun anlaşılması 50 yıl sürdü.

    İşte bugün size, bize DDT'nin bu zararını ortaya çıkaran bir bilim kadınını tanıtacağız. DDT'nin kalıcılığını; ölen kuşların yumurtalarının kabuğunda DDT kalıntısı bularak ispatlayan Rachel Louise Carson aynı zamandaSilent Spring (Sessiz Bahar) isimli kitabın yazarıdır ve çevre hareketinin öncülerinden sayılıyor.

    isim:  Rachel_Louise_Carson.jpg
Görüntüleme: 1795
Büyüklük:  28,0 KB (Kilobyte)

    Rachel Louise Carson 1962 yılında yayımlanan bu eserinde, Yeşil Devrim hareketinin tüm dünyada yaygınlaştırdığı yoğun kimyasal
    kullanımının çevre faktörleri üzerindeki olumsuz etkilerini, geniş kitlelere duyurmuştur. Carson’nın Sessiz Bahar kitabı, savaş sonrası Amerika’dan başlayarak tüm dünyaya yayılan “tarımsal üretimde yapılan kimyasal uygulamaların” çevre faktörleri üzerindeki
    olumsuz etkileri konusunda oluşan “toplumsal bilinçlenme sürecinin” sembolü olmuştur.

    Carson eserinde, klorlu hidrokarbonlu pestisitlerin, örnek olarak DDT’nin, yiyecek zincirinde yüksek dozlarda birikmesi sonucunda hedef zararlı grubu dışındaki canlıların; kartal ve balık avcısı kuşların endokrin ve üreme sistemi üzerinde uzun süreli zehir etkisi olduğunu ortaya koyan bulgulara yer vermiştir.

    Bu değerli bilim kadınının anısı önünde saygıyla eğilmemek elde değil. İsterseniz devamını Wikipeida'dan aktaralım.

    "Rachel Carson doğada gördüğü herşeyi defterine yazar böylece hem unutmaz hem de ertesi gün arkadaşlarıyla paylaşabilir. Rachel ünüversitede ZOOLOJİ bölümünü seçer. Aldığı eğitimle doğayı ve canlıları korumaya ve incelemeye koyulur. O yıllarda tarımda kullanılan böcek öldürücü ilaçlar üretilmiştir. Ve bu kimyasallar tarım yapan çiftçilerin eline geçer. Bu kimyasallar sadece böcekleri değil böceklerle beslenen yabani hayvanlarıda öldürür. Tarlaların verimiyle dünyanın her yerindeki yabani hayvanların ölümü artar.


    ABD'de yaşayan Amerikan kartallarının sayısının azalmasıda dikkatini çeker. Rachel doğanın dengesinin bilinmeyen bir sebeple bozulduğunun farkındadır. Dengeyi bozan etkenleri bulmak için gece-gündüz çalışır. Ulaştığı ip uçları ise ona kimyasal böcek öldürücüleri gösterir.

    Yıllarca süren araştırmalarının sonucunda doğayı kimyasal böcek öldürücülerin bozduğunu anlar. Halkı bu konuda bilinçlendirmek için gazetelere yazılar yazar. Oysa bu yazılar insanların dikkatini çekmez. Aynı zamanda Carson'un düşünceleri bu işten para kazananların işine gelmez. Rachel Carson savaşından vazgeçmez ve doğanın korunmasını, kimyasal böcek öldürücülerin (DDT) kullanılmamasını dikkat çeken yazılarını kitaplaştırır. SESSİZ BAHAR adlı kitabı kısa sürede etkisini gösterir. Carson'un yazdığı kitap ve yaptığı araştırmaları insanoğlunun doğaya verdiği zararı kanıtlar. (E.D. Kocaman)
    Konu acemi_caylak tarafindan (31.07.2013 Saat 07:59 ) degistirilmistir.
    gtatas, rise_com ve Halil Önen bunu beğendiler

  19. #19
    Kurucu Üye rise_com - ait Kullanici Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    May 2013
    Yer
    Gaziantep
    Mesajlar
    2.983
    Bireciğin sembolü kelaynaklar

    isim:  kelaynak.jpg
Görüntüleme: 1738
Büyüklük:  10,5 KB (Kilobyte)

    Kitle halinde yok oluşlar 1950’lerden sonra zirai ilaçlar, özellikle DDT’nin kullanımıyla başladı. O yıllarda çekirge ile mücadele kapsamında uçaklarla DDT kullanılmış, sonucunda DDT ile zehirlenen çekirgeyi yiyen kelaynaklarda zehirlenmiş ve Türkiye’de, Birecik ilçemizde yaz aylarında 1950’li yıllarda binlerle ifade edilen rakamlar da bulunan kelaynaklar 1950’li yılların sonlarında bölgede uygulanan yüksek dozdaki tarımsal ilaçlama nedeniyle sayıları hızla azalmaya başlamıştır. 1989 yılındaki ölümlerle sayıları 100’ün altına düşmüştür.



  20. #20
    Kurucu Üye acemi_caylak - ait Kullanici Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    May 2013
    Mesajlar
    3.740
    Mikroorganizmalar ve Fosfor

    Canlılar için gerekli temel maddelerden olan Fosfor, hücrelerde nükleik asitlerin enerji aktarımlarını sağlayan adenozin trifosfat (ATP) maddesinde, hücre zarının yapısında, kemik ve dişlerin yapısında bulunur.

    Fosfor bitkilerde en fazla genç dönemde kullanılır. Çiçeklenme biyolojisi, tohum oluşumu, enerji transferi (ATP), gen aktarımı (DNA) gibi konularda mutlak gereklidir.

    Fosfor noksanlığında bitki iyi çiçek oluşturmaz, çiçeklenme azalır, kökler zayıftır ve iyi yayılmaz. Gövde bodur ve ince kalır. Tohum ve meyve kalitesi düşüktür. Bitkide metabolik faaliyetler yavaşlar.

    Fosfor noksanlığı kendini öncelikle yaşlı yapraklarda gösterir. Yapraklar noksanlık durumunda önce koyu yeşile, sonra mavi yeşile, ve daha sonrada kırmızı ve kırmızı-mor bir görünüm sergiler. Genç yapraklar ise normalden daha küçük kalır.

    Fosfor fazlalığı bitkinin, demir (Fe +2), çinko (Zn +), kalsiyum (Ca +2), bor (B) ve mangan (Mn +2) alınımına engel olur.

    Türkiye topraklarında ortalama en yüksek fosfor kapsamı Çarşamba Ovası'nda bulunmaktadır. En düşük toplam fosfor kapsamı ise Trakya yöresindeki topraklarda bulunmaktadır.

    Bitki dokusunda bağlı bulunan fosforun mineralizasyonunda birçok bakteri, mantar ve aktinomiset etken olur.

    • Organik fosfor bileşiklerinin ayrışması genellikle doğal sistemlerde işlenen alanlara kıyasla hem daha hızlı olur; hem de serbest kalan fosfor miktarı daha fazladır.
    • Sıcaklık mineralizasyonu hızlandırmaktadır. Termofilik koşullar mineralizasyon için mezofilik koşullardan çok daha uygundur.
    • Ayrıca ortam pH'ı mineralizasyon oranını etkiler.
    • Genel mikrobiyal metabolizma için uygun koşullara gidildikçe, yarayışlı duruma geçirilen fosfor miktarı artmaktadır.


    Mikroorganizmalar doğal fosfor döngüsünde başlıca etkendir.

    Mineral fosfatların çözünürlüğünde mikroorganizmalarca üretilen organik asitler temel çözücüdürler. Pseudomonas, Mycobacterium, Micrococcus, Bacillus, Flavobacterium, Penicillum, Fusarium, Aspergillus gibi bir çok tür çevrimde aktif rol oynarlar.

    Bu mikroorganizmalar Ca3 (PO4)2, apatit veya benzer çözünmez maddeleri ana fosfat kaynağı olarak kullanırlar.
    Bakteriler; trikalsiyum, dikalsiyum, kaya fosfatı ve hidroksi apatit şeklindeki çözünemez inorganik fosfatı çözünür hale getirmektedir.

    Başlıca organik asit üretici fosfat çözücü bakteriler :

    • Pseudomonas sp Erwinia ve
    • Pseudomonas cepacia' dır.

    Diğer fosfat çözücüler:
    R. Leguminosarum,
    R. Meliloti,
    B. Firmus
    (2-ketoglükonik asit salgılarlar)

    Glukonik asit salgılanması gram negatif bakterilerin fosfor çözebilmesinde temel mekanizma olarak kabul edilmektedir.
    Fosfat çözünürlüğünü arttıran bakterilerin topraktaki oranı bir gramda 105 ile 107 adet düzeyindedir. Bu tür bakteriler çoğunlukla kök yüzeyleri üzerinde yaygındır. Fosfat çözücü organizmalar her yerde bulunur ve sayıları topraktan toprağa değişiklik gösterir.


    Topraklarda doğal populasyonun % 1-50’ sini fosfat çözücü bakteri, % 0.5-0.1’ini ise fosfat çözücü mantarlar oluşturur.

    • Genel olarak fosfat çözücü bakterilerin sayısı mantarlardan 2-150 kat fazladır.
    • Mantarlar tarım topraklarında doğal olarak bulunmakta, fosfor beslenmesini artırmakta, organik asit üretebilmekte ve mineral fosfatların çözünürlüğünü artırabilmektedirler.
    • Fosfat çözünme oranı karbon kaynağı olan glikoz konsantrasyonu arttıkça artmaktadır.
    Konu acemi_caylak tarafindan (12.08.2013 Saat 14:23 ) degistirilmistir.
    ykaya ve Halil Önen bunu beğendiler

  21. #21
    Kurucu Üye acemi_caylak - ait Kullanici Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    May 2013
    Mesajlar
    3.740

    Mayalar

    Bu konunun 2. mesajında maya elde edilmesini anlatmıştık. Şimdi bu mayanın nerelerde kullanıldığına bakalım.

    Resim boyutu küçük olduğu için gözükmüyor ama çok dikkatli baktığınızda üzüm üzerinde hafif bir buğu göreceksiniz.


    isim:  IMGP1815_1.jpg
Görüntüleme: 1446
Büyüklük:  47,9 KB (Kilobyte)

    Şimdi aynı resme daha yakından bakalım. Özellikle arkadaki tanelerde bu buğu çok daha belirgin.

    isim:  IMGP1815_2.jpg
Görüntüleme: 1897
Büyüklük:  30,8 KB (Kilobyte)

    İşte bu buğu oluşumuna neden olan yaratıklar bizim "maya" dediğimiz küçük mikroorganizmalar. Bilimsel adı Saccharomyces cerevisiae 'dir. Aşağıdaki resimde bu mayanın mikroskop altındaki şeklini görüyorsunuz. Bu resim Wikipedia' dan alınmıştır.

    isim:  S_cerevisiae_under_DIC_microscopy.jpg
Görüntüleme: 2251
Büyüklük:  31,0 KB (Kilobyte)

    Bu mayalar bir üzüm tanesinin üzerinde bolca nulunur. Örneğin bir çalışmaya göre, üzüm tanesinin bir santimetrekaresinde bu mayalardan 3x105 (300.000) adet, bir başka çalışmaya göre ise 104-106 (10.000-1.000.000) adet bulunur.

    Mayalar, bakterilerden daha büyüktür. Bunlar her yerde, yani toprakta, havada, bitkilerde ve memelilerin bağırsaklarında bulunurlar. Bunlar canlı varlıklar olduklarından, beslenirler ve çoğalırlar.

    İşte bu mayalar tükettiğimiz bir çok yiyecekteki alkolün ana kaynağıdır. Mayalar şekeri alkole çevirerek bu işlemi gerçekleştirirler. Maya tabi ki bu işlemi bizim yüzümüz suyu hürmetine yapmıyor. Maya şekeri alkole çevirirken yaşaması gereken enerjiyi sağlamak derdinde. Ancak o bu enerjiyi elde ederken ortaya çıkan ürün ise alkol oluyor.

    Üstelik bu alkol sadece üzümden elde edilmiyor. Aşağıdaki formülde görüleceği üzere hemen her meyvede bulunan şeker alkole dönüşebilir. Bunun oluşması için sadece kapalı ve hava olmayan bir ortam ve ortamda maya olması yeterlidir. İşte şekerin, havasız ortamda mayalar tarafından alkole dönüştürülmesi işlemine mayalanma (fermentasyon) deniyor.

    Şeker ---> Alkol + Karbondioksit

    Değişik maksatlarla üretilen mayalanmış gıdalar vardır. Bunların bazısı temel gıdalar içerisinde yer alırken (ekmek gibi) bazısı da keyif verici gıdalar içerisinde sayılır.

    Ekmek çeşitli tahıl unlarından elde edilen hamurun mayalanması ile yapılan bir yiyecektir.
    Sıcak bir yere konan hamurun içindeki mayalar şekerlerle karışınca alkol ve karbondioksit gazı oluştururlar. Gaz kabarcıkları hamuru kabartır, kabarcıklar arada bir patlar ve gaz salıverir.Fırında mayalı hamurun içindeki alkol, karbondioksit gazı ve suyun bir kısmı çıkar, ekmek hafifleyerek gevşek ve gözenekli bir yapı kazanır.Ekmek hamurunda da fermantasyon aşamasında % 1-3 civarında alkol oluşabilmekte, pişirme aşamasında buharlaşıp uçmaktadır. Fırından çıkmış taze ekmekte % 0,3-0,5 alkol vardır.

    Meyveler, şeker ihtiva eder ve bunlardan elde edilen meyve sularındaki glukoz ve fruktozu mayalar uygun ortamda femente ederek etil alkol ve karbondiokside dönüştürürler. Onun için meyve sularında bir miktar alkol bulunabilir. Bunun miktarı ise ortalama 0.5 gram/litredir.

    Yemeklere tat vermesi veya iştah açması niyetiyle katılan sirke, değişik gıdalardan üretilmektedir. Üzümden üretilene üzüm sirkesi, elmadan üretilene elma sirkesi denilir. Genel olarak şekerli gıdalardan üretilen sirkenin de teknolojisi gereği, içinde bir miktar alkol bulunur. Gıda Maddeleri Tüzüğü’nde sirkede bulunabilecek alkol miktarının en çok %1 olması gerektiği belirtilmiştir.

    Yoğurt üretiminde laktik asit fermentasyonu söz konusu olmasına rağmen, yoğurt kültürüne bulaşan diğer süt asidi bakterileri heterofermentatif olarak sütü fermentasyona uğratır ve bunun sonunda süt şekerinden süt asidiyle beraber, etanol ve karbondioksit meydana gelir. Yapılan çalışmalarda alkol miktarının bir kilogram yoğurtta 5- 365 mg. arasında değiştiği kaydedilmiştir.

    Fermente bir süt içeceği olan kefirin elde edilmesi sırasında hem asit (laktik asit) fermentasyonu, hem de alkol fermentasyonu birlikte olur. Kefir elde edilmesindeki uygulamalar farklı olduğundan, alkol miktarında da farklılıklar vardır. Kefir. ihtiva ettiği lakroz (şeker) miktarına göre tatlı, orta sert, sert ve çok sert gibi isimler alır. Alkol miktarı her birisinde farklıdır. En tatlı kefirde alkol miktarı en az % 0.6, en sertinde ise % 1.1 ‘dir.

    Boza; darı, mısır veya pirinci ezerek kabuk kısımlarından ayırdıktan sonra içine su katılarak pişirilen ve süzüldükten sonra az bir süre fermentasyona uğratılıp içine şeker katılan, krem renginde, koyu kıvamlı, tatlı veya tatlı ekşimtırak lezzette bir içecektir. Bunun içerdiği alkol miktarı ise ortalama %0.6 civarındadır.

    Arpadan elde edilen alkollü bir içki olan biranın içerisindeki alkol miktarının en az %2, en çok %8 olduğu belirtilmektedir.

    Şarap ise üzümden elde edilen ve %12-15 alkol içeren bir içecektir.

    İşte buradan yola çıktığımızda neden sadece şarap yasaklanmışta, diğer alkollü içeceklerden üzüm suyu, sirke vb. ile ekmek yasaklanmamış. Eski Mısır'da ve Hıristiyanlıkta ekmek ve şarabın kutsal sayılmasının altındaki neden nedir?

    Edip Harabi'nin dediği gibi "ehil olana helal ehil olmayana haram" (Ehline helaldir na-ehle haram) olan şarap neden bu dünyada yasak olup cennette serbesttir?

    Sorular daha çoğaltılabilir. Biz bu tartışmaları bir kenara bırakarak, işin aslına mikrobiyolojiye dönelim.

    Şarap yaparken biz ne yapıyoruz? Doğa ne yapıyor? Aslında sofuların deyimiyle; “her üzüm tanesinde bir şeytan saklıdır” dedikleri, maya, bakteri gibi birşey. O zaman mikroskop filan yok tabi, pek görememişler, şeytandır deyip geçmişler. Üzümlerin üzerinde gördüğümüz buğu gibi şey bu şeytanın ta kendisi işte. Yani üzümün doğal mayası.

    Mayalar da bu işleri bize iyilik olsun diye yapmıyorlar, onların da derdi beslenmek ve çoğalmak. Aynen biz insanlar gibi. Gelin dostlar şu insanlara şarap yapalım, peynir yapalım, yoğurt yapalım, yesin içsin eğlensinler dedikleri yok. Ama sonuç olarak maya dediğimiz bu yüce varlıklar meyvelerde ve meyve sularında doğal olarak bulunan şekeri kullanıp daha küçük bir molekül olan alkole dönüştürüyorlar. Ama burada da evrende geçerli olan kural işliyor, canlılar içinde bulundukları ortamda kullandıkları kaynakları tükettiklerinde kendileri de tükeniyor. Ortamdaki şeker biterek tamamen alkole dönüşütüğünde yiyecek besin bulamadıkları için mayalarda ölürler. Ayrıca alkol oranı %18 aştığında bir çok maya türü bu o
    'rtamda gelişemez ve mayalar ölmeye başlar.

    Basitçe kimyasını özetlediğimiz bu biyolojik süreç sonunda şarap oluşur oluşmasına ama, bu süreç aynı zamanda biyolojik bir süreç olduğu için son ürünün özelliklerini belirleyen pek çok parametre (sıcaklık, şeker konsantrasyonu, pH, oksijen ve karbondioksit miktarı vs.) vardır. Dolayısıyla aynı gibi görünen iki sürecin sonunda detay farklılıkları ile binlerce dolarlık bir efsaneye de, "köpek öldüren" denilen şarabımsı bir sirkeye de ulaşmak mümkündür.


    Yararlanılan Kaynaklar:
    1- Fermente Gıdalar ve Alkol, Doç.Dr. C. Kemal SÜMBÜL
    2- www.baghane.net
    Eklenen Resim Ön İzlemesi Eklenen Resim Ön İzlemesi   
    Konu acemi_caylak tarafindan (27.08.2013 Saat 17:16 ) degistirilmistir.
    Halil Önen bunu beğendi

  22. #22
    Kurucu Üye rise_com - ait Kullanici Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    May 2013
    Yer
    Gaziantep
    Mesajlar
    2.983
    Doğada bu mayalar özgür bulunuyorlar yani değil mi?

    Yani, steril bir ortamda yetişen üzüm direk işlenerek şarap olamayacak bu hali ile. Mutlaka mayanın bir şekilde ortama eklenmesi gerek

  23. #23
    Kurucu Üye acemi_caylak - ait Kullanici Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    May 2013
    Mesajlar
    3.740
    Sevgili rise_com,

    Evet bu mayalardan bolca hemen her yerde var.

    Steril ortamda üzüm yetiştirme nasıl oluyor anlamadım
    rise_com ve Halil Önen bunu beğendiler

  24. #24
    Yeşil Sever
    Üyelik Tarihi
    May 2013
    Yer
    İzmir/Belen Köyü
    Mesajlar
    1.990
    ALINTI acemi_caylak Nickli Üyeden Alıntı Mesajı Göster

    Resim boyutu küçük olduğu için gözükmüyor ama çok dikkatli baktığınızda üzüm üzerinde hafif bir buğu göreceksiniz.


    isim:  IMGP1815_1.jpg
Görüntüleme: 1959
Büyüklük:  47,0 KB (Kilobyte)

    Şimdi aynı resme daha yakından bakalım. Özellikle arkadaki tanelerde bu buğu çok daha belirgin.

    isim:  IMGP1815_2.jpg
Görüntüleme: 1718
Büyüklük:  30,4 KB (Kilobyte)

    İşte bu buğu oluşumuna neden olan yaratıklar bizim "maya" dediğimiz küçük mikroorganizmalar. Bilimsel adı Saccharomyces cerevisiae 'dir. Aşağıdaki resimde bu mayanın mikroskop altındaki şeklini görüyorsunuz.

    ...
    Halk arasında 'buğu' da denen aslında bir çeşit maya beyaz üzümde fazla belirgin değil...


    isim:  IMAG0010 (Kopyala).JPG
Görüntüleme: 1446
Büyüklük:  66,4 KB (Kilobyte)


    parmağımızla dokunduğumuzda daha belirgin...


    isim:  IMAG0018 (Kopyala) (2).JPG
Görüntüleme: 1523
Büyüklük:  57,4 KB (Kilobyte)


    Tezgahta böyle üzeri buğulu olmayan üzüm gördüğünüzde ya bol yıkanmıştır ya da ağır kimyasal ilaçlar kullanılarak bu 'maya'lar yok edilmiştir...


    isim:  IMAG0012 (Kopyala).JPG
Görüntüleme: 1869
Büyüklük:  108,8 KB (Kilobyte)


    ezilen üzümü şaraba, sirkeye götüren yol da budur...


    isim:  IMAG0014 (Kopyala) (2).JPG
Görüntüleme: 2303
Büyüklük:  128,7 KB (Kilobyte)


    Onun için şarap yapılan ya da sirke yapılan meyvelerin _ ki özellikle üzümün_ kesinlikte yıkanmaması gerekir. Şarap yapımında başarısız olunmasının en önemli sebebi de budur...
    rise_com ve acemi_caylak bunu beğendiler

  25. #25
    Yeşil Sever
    Üyelik Tarihi
    May 2013
    Yer
    İzmir/Belen Köyü
    Mesajlar
    1.990
    ALINTI rise_com Nickli Üyeden Alıntı Mesajı Göster
    Doğada bu mayalar özgür bulunuyorlar yani değil mi?

    Yani, steril bir ortamda yetişen üzüm direk işlenerek şarap olamayacak bu hali ile. Mutlaka mayanın bir şekilde ortama eklenmesi gerek
    Evet doğada 'maya' lar özgürdürler...

    Aslında 'maya' meyve(yi) üzerinde kaplama yaparak dış etmenlerden korumaya çalışır. Bu bir doğanın işbirliği gibi bir şey. Meyve olgunlaşıp çürümeye başladığında 'maya'lar devreye giriyor. Yani mayalanma_ fermantasyon_ o zaman başlıyor. Fermantasyon doğanın kendi içinde gizli duruyor...

    Ve fermantasyona uğramış meyveyi de en çok hayvanlar ile diğer küçük çanlılar çok seviyor. Fermantasyon bir değişim, bir döngü...

    Güney Amerika'da fillerin 150 km. uzağa gidip fermante olmuş bir ağacın meyvelerini yediği _hatta fillerin şarhoş olduğu_ sonra geri döndüğü bilenen bir gerçektir...

    Steril ortamda üzüm yetişmez...

    Ancak üzüm kurutma sırasında üzümler potasa denen _ karbonat içerikli işlenmiş bir çeşit toprak_...


    isim:  IMAG0028 [640x480].JPG
Görüntüleme: 1510
Büyüklük:  97,6 KB (Kilobyte)

    suya bandırılarak yıkanır.


    isim:  IMAG0015.jpg
Görüntüleme: 1489
Büyüklük:  65,5 KB (Kilobyte)

    Asitiği yüksek zeytinyağı da karıştırılmış bu suda üzüm üzerindeki mayaların bir kısmı arındırılır ve kaplama ile de bir kısmı hapsedilir...


    isim:  potaslı üzüm (3).JPG
Görüntüleme: 1702
Büyüklük:  75,5 KB (Kilobyte)


    Aslında potasa bandırılmadan da üzüm kurutulur. Siyah_kara kuru_ bir şey olur. Pasta ya da kek yapımında kullanılır...


    Bu kaplama aslında üzümün sıcakta fazla su ve şeker kaybını önlediği gibi çürümesini _ fermantasyonu_ da önler...

    isim:  IMAG0005 (Kopyala).JPG
Görüntüleme: 1416
Büyüklük:  85,3 KB (Kilobyte)
    rise_com ve acemi_caylak bunu beğendiler

Sayfa 1/3 123 SonSon

Yetkileriniz

  • Konu Açma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

Search Engine Optimization by vBSEO 3.6.1